A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
Geri   İleri


öldürülürler. 'Işte bunları umulur ki Allah affeder.' Yani, müşrikler

arasında yaşamalarını bağışlaması ümit edilir."

"Tutsak edilenlerse şöyle dediler: 'Ya Resulullah! Biliyorsun ki

biz, senin yanına geliyor ve Allah'tan başka ilâh olmadığına, senin

de Allah'ın elçisi olduğuna şahitlikte bulunduğumuzu söylüyorduk.

Biz, can korkusuyla bu kavmin saflarında savaşa katıldık.' Yüce Allah

onlar hakkında şu ayeti indirdi:

"Ey Peygamber! Elinizde bulunan esirlere de ki: Eger Allah

kalplerinizde bir hayır oldugunu bilirse, sizden alınandan (fidyeden)

daha hayırlısını size verir ve sizi bagışlar. -Peygambere

(s.a.a) karşı müşriklerle birlikte savaşa katılmanızı affeder.- ...Eger

sana hainlik etmek isterlerse, (bilsinler ki esasen) daha önce Allah'a

hainlik etmişlerdi, -müşriklerin safında savaşa çıkmışlardı,-

Allah da bundan ötürü onlara karşı sana imkân ve kudret vermişti."

[Enfâl, 70-71]

 

Nisâ Sûresi 95-100 ...................... 97

 

Aynı eserde Abd b. Hamid, Ibn-i Ebi Hatem ve Ibn-i Cerir kanalıyla

Ikrime'nin, "Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken,

'Ne yapmakta idiniz?' derler... orası ne kötü bir varış yeridir!"

ayetiyle ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: "Bu ayet Kays

b. Fakih b. Müğire, Haris b. Zemaa b. Esved, Kays b. Velid b.

Müğire, Ebu'l As b. Münebbih b. Haccac ve Ali b. Ümeyye b. Halef

hakkında inmiştir."

 

"Kureyş müşrikleri ve onlara tâbi olanlar, Ebu Süfyan'ı ve

Kureyş'in kervanını Resulullah (s.a.a) ve ashabına karşı savunmak

ve Nahle Günü ellerinden alınan malların telafisini çıkarmak, onları

geri almak için harekete geçince, Müslüman olan bazı gençleri

de zorla beraberinde götürdüler. Ancak beklenmedik bir şekilde iki

ordu Bedir'de karşı karşıya geldi. Böylece yukarıda isimlerini saydığımız

kimseler, Islâm'dan döndüler ve Bedir'de kâfir olarak öldürüldüler."

Ben derim ki: Ehlisünnet kaynaklarında aktarılan bu anlama

yakın rivayetlerin sayısı oldukça çoktur. Bunlar zahiren ayete uyarlama

gibi görünüyorlarsa da güzel bir uyarlamadır.

 

Bundan ve sonraki ayetlerden algıladığımız en önemli hususlardan

biri, Peygamberimizin (s.a.a) hicretinden önce de, sonra da

Mekke'de münafıkların bulunmasıdır. Inşallah Tevbe suresinin tefsiri

çerçevesinde münafıkların durumunu incelerken, bu realitenin

gözlemlerimiz üzerinde büyük etkisi olacaktır.

 

Aynı eserde, Ibn-i Cerir, Ibn-i Münzir ve Ibn-i Ebi Hatem kanalıyla

Ibn-i Abbas'tan şöyle rivayet edilir: "Mekke'de Bekiroğullarından

Damre adında bir adam vardı. Bu adam hastaydı. Bir gün ailesine

dedi ki: 'Beni Mekke'den çıkarın. Çünkü sıcak hava beni rahatsız

ediyor.' Dediler ki: 'Nereye götürelim seni?' Eliyle Medine'ye giden

yolu işaret etti. Onu Mekke'den çıkardılar. Iki mil kadar uzaklaşmışken

yolda öldü. Bunun üzerine şu ayet indi: "Kim Allah ve Resulü

ugrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm

yetişirse..."

 

98 ............... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Ben derim ki: Bu anlamı destekleyen birçok rivayet vardır. Ancak

bu rivayetler arasında, hicret yolunda ölen kişinin kimliği hususunda

büyük farklılıklar vardır. Bazısına göre, Damre b. Cündeb,

bazısına göre Eksem b. Sayfi, diğer bazısına göre Ebu Damre b. Is

ez-Zarkî, bir diğer bazısına göre Leysoğullarından Damre b. Is, diğer

bazısına göre de Cunda' b. Damre b. Cundaî olduğu söylenir.

Bazı rivayetlerde ayetin, Habeşistan'a hicret ederken yılan tarafından

sokulup ölen Halid b. Hazzam hakkında indiği belirtilir.

Ibn-i Abbas'a dayandırılan bazı rivayetlerde, Ibn-i Abbas onun

Eksem b. Sayfi olduğunu söyler. Ravi der ki: Ibn-i Abbas'a sordum:

"Peki Leysi olayı ne zaman gerçekleşti?" Dedi ki: "Bu, Leys'ten bir

süre önce meydana geldi. Ayet, hem özel, hem de genel niteliklidir."

Ben derim ki: Yani özel olarak Eksem hakkında indi, sonra

başkalarını da kapsayacak şekilde genelleştirildi. Rivayetlerden

çıkan sonuca göre, Eksem b. Sayfi, Leys kabilesinden biri ve Halid

b. Hazzam adlı üç Müslüman hicret amacıyla yola çıkmışken yolda

ölürler. Ayetin bunlardan biri hakkında inmiş gibi gösterilmesi, ravi

tarafından yapılan bir uyarlama gibidir.

 

el-Kâfi adlı eserde Zürare'nin şöyle dediği rivayet edilir: İmam

Bâkır'dan (a.s) "mustazaf"ın kim olduğunu sordum, dedi ki:

"Musta-zaf, kâfir olmak için hiçbir çareye gücü yetmeyen (nasıl

küfre sapılacağını bilmeyen), iman etmeye doğru hiçbir yol bulamayan

kimsedir. Yani, ne iman edebilen, ne de küfre sapabilen

kimseye denir. Meselâ çocuklar bu konumdadırlar. Aynı şekilde

çocukların akılları düzeyine inen erkek ve kadınlar da öyledir; onlardan

sorumluluk kalkmıştır." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.404, h:1]

Ben derim ki: Zürare'den aktarılan bu hadis müstafiz yani çok

kanallıdır; Kuleyni,1 Şeyh Saduk2 ve Ayyâşî1 değişik kanallardan

ondan rivayet etmişlerdir.

1- [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.404, h:1-2-3.]

2- [Maâni'l Ahbar, s.200.]

 

Nisâ Sûresi 95-100 .......................... 99

 

Aynı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Ismail el-Cu'fi'den

şöyle rivayet eder: İmam Bâkır'a (a.s) sordum ki: "Kulların bilmezlik

edemeyecekleri [hakkında bilgisiz olamayacakları] din nedir?"

Buyurdu ki: "Din geniştir. Fakat Haricîler [Hz. Ali (a.s) döneminde

meydana çıkan, Nehrevan Savaşını başlatan, Islâm'da olmayan

bazı sapık inançlarından dolayı Islâm'dan çıkan ve 'Haricîler' diye

adlandırılan bir grup] cahillikleri yüzünden onu kendilerine daralttılar."

Dedim ki: "Sana feda olayım. Üzerinde bulunduğum ve inandığım

dinden söz edeyim mi?" İmam "Evet" dedi. Dedim ki: "Allah'-

tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi

olduğuna tanıklık ediyorum. Hz. Muhammed'in (s.a.a) Allah katından

getirdiklerine ikrar (tasdik ve kabul) ediyorum. Sizi (Ehlibeyt'i)

dost, veli, yönetici ediniyorum. Size düşman olanlardan, sizin başınıza

musallat olanlardan, size büyüklük taslayanlardan, hakkınızı

gasp edenlerden, size zulüm edenlerden uzaklaşıyorum."

Bunun üzerine buyurdu ki: "Allah'a andolsun ki, dinde bilmediğin

bir şey yok. Allah'a andolsun ki bu, bizim de üzerinde bulunduğumuz

dindir." Sonra şöyle dedim: "Peki, bunu bilmeyen bir kimse

Müslüman olabilir mi?" Buyurdu ki: "Mustazaflar olabilir." Ben,

"Kim bunlar?" diye sordum. "Kadınlarınız ve çocuklarınız" diye cevap

verdi. Ardından şunu ekledi: "Ümmü Eymen'i duydun mu? Ben

onun cennet ehli olduğuna şahitlik ediyorum. Buna rağmen o, sizin

üzerinizde bulunduğunuz dini anlayıştan haberdar değildi." [Usûl-

ü Kâfi, c.2, s.405, h:6]

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de Süleyman b. Halid'den, o da İmam Bâkır'-

dan (a.s) şöyle rivayet eder: Süleyman der ki: "İmama mustazafları

sordum." Şöyle buyurdu: "Bir perde gerisinde dışarıyla ilişkileri kesik

olan zayıf akıllı kadınlar, 'namaz kıl' dediğinde kılan ve senin

dediğinden başkasını anlamayan hizmetçiler, dediğinden başkasını

bilmeyen ve biri tarafından güdülmedikçe hareket edemeyen

1- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.268, h:243.]

 

100 ............. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

köleler, çok yaşlı insanlar, çocuklar, küçükler... Işte bunlar

mustazaftırlar. Fakat güçlü olan, mücadele eden, didişen, alış veriş

yapabilen bir adam hakkında, senin ona mustazaf diyerek hiçbir

şekilde aldatamadığın kimse kesinlikle mustazaf değildir; o

böyle bir saygınlığı hakketmez." [c.1, s.270, h:251]

Maani'l Ahbar adlı eserde Süleyman'dan, o da tefsirini

sunduğumuz ayetle ilgili olarak İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet

eder: "Ey Süleyman, mustazaflar içinde senden daha güçlü

kimseler vardır. Mustazaflar oruç tutan, namaz kılan, karınlarını ve

ırzlarını haramdan koruyan, bizden başkası için velayet hakkını

öngörmeyen ve [peygamberlik] ağacının dallarından tutunan

[Ehlibeyt'e sarılan] kimselerdir. Işte bunları, ağacın dallarına

tutundukları sürece umulur ki Allah affeder. Ancak bunlar şunu da

bilmelidirler ki, eğer Allah onları affederse bu, O'nun

rahmetindendir. Şayet onlara azap ederse, bu da onların

sapmalarının sonucudur." [s.200]

 

Ben derim ki: "Bizden başkası için velayet hakkı öngörmeyen"

ifadesiyle, Ehlibeyt'e düşmanlığı esas alan "Nasibîlik" akımına veya

onlarla aynı paralele düşmeyi gerektirecek şekilde Ehlibeyt

hakkında kusur işleme durumuna işaret edilmiştir. Nitekim aşağıdaki

rivayetlerde buna değinilmektedir.

 

Aynı eserde İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir:

"Mustazaflar birkaç gruba ayrılırlar. Bunların hepsi de birbirinden

farklıdır. Kıble ehli olup da Nâsibî, yani Ehlibeyt'e düşman olmayanlar

mustazaftır." [s.200]

 

Yine aynı eserde, ayrıca Tefsir-ul Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s)

tefsirini sunduğumuz ayetle ilgili olarak şöyle buyurduğu rivayet

edilir: "hiçbir çareye gücü yetmeyenler" yani, Ehlibeyt'e düşmanlığı

esas alan Nasibîlik akımına katılmaktan aciz olanlar. "hiçbir yol

bulamayanlar" ise, hakka ulaşıp bağlanmaya bir yol bulamayan

kimselerdir. Böyle kimseler güzel amelleri ve Allah'ın yasakladığı

haramlardan sakınmaları dolayısıyla cennete girerler; ancak iyilerin

derecelerine ulaşamazlar." [Maani'l Ahbar, s.200, Tefsir-ul Ayyâşî, c.1,

s.268, h:245]

 

Nisâ Sûresi 95-100 ...................................................... 101

 

Tefsir-ul Kummî'de Durays el-Kunasî İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle

rivayet eder: İmama dedim ki: "Sana feda olayım, Hz. Muhammed'in

(s.a.a) peygamberliğini kabullenen, ama günahkâr olup

imamı olmadan ve siz Ehlibeyt'in velayetini de bilmeden ölen

muvahhitlerin durumu ne olacak?"

 

Buyurdu ki: "Bunlara gelince, onlar çukurlarında (kabirlerinde)

kalacak ve oradan çıkmayacaklardır. İçlerinde salih ameller işleyenler

ve bize karşı bir düşmanlık beslemeyenler için yüce Allah'ın

mağripte yarattığı cennete doğru bir delik açılır. Cennete açılan bu

delikten o adamın kabrine esenlik ve rahatlık dolar. Bu durum kıyamete

kadar böyle devam eder. Nihayet yüce Allah ile karşılaşır.

Allah onu iyiliklerinden ve kötülüklerinden dolayı sorgular. Bunun

sonucunda ya cennete ya da cehenneme gider. Bu gibi adamlar

Allah'ın emrine, iradesine kalmışlar."

 

Daha sonra İmam şöyle buyurdu: "Mustazaflara, zayıf akıllılara,

çocuklara ve henüz bulûğ çağına erişmemiş Müslüman çocuklarına

da böyle yapılır. Kıble ehlinden olup da Ehlibeyt'e düşmanlığı

ve sövgüyü esas alan Nasibîlik akımına mensup olanlara gelince,

onlar için de yüce Allah'ın maşrikte (doğuda) yarattığı cehenneme

doğru bir delik açılır. Bu delikten onların üzerine alevler, kıvılcımlar,

dumanlar ve kızgın alevlerin yakıcı homurtuları dolar. Bu

durum kıyamete kadar devam eder. Sonra vardıkları yer cehennem

olur."

 

el-Hisal adlı eserde, İmam Sadık'tan (a.s), o babasından, o da

dedesinden ve o da Hz. Ali'den (a.s) şöyle rivayet eder: "Cennetin

sekiz kapısı vardır. Birinden peygamberler ve doğrular girer. Birinden

şehitler ve salihler girer. Beş kapıdan da taraftarlarımız (Şiîlerimiz)

ve sevenlerimiz girer... Bir diğer kapıdansa, Allah'tan başka

ilâh olmadığına şahitlik eden ve kalbinde zerre ağırlığı kadar biz

Ehlibeyt'e karşı kin barındırmayan diğer Müslümanlar girer." [s.407,

h:6]

 

Maani'l Ahbar adlı eserde, ayrıca Tefsir-ul Ayyâşî'de

Hamran'dan şöyle rivayet edilir: İmam Cafer Sadık'tan (a.s), "(ger-

 

102 ............. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

çekte) aciz olup zayıf bırakılanlar... müstesnadır." sözünün anlamını

sordum. Buyurdu ki: "Onlar velayet ehlidirler." Dedim ki:

"Hangi velayet?" Buyurdu ki: "Tâbi ki, dindeki velayet değil. Nikâhtan,

mirastan ve bir arada, iç içe yaşamaktan kaynaklanan velayeti

kastediyorum. Böyle kimseler ne mümin, ne de kâfirdirler. Onların

durumu ulu Allah'ın emrine kalmıştır." [Maani'l Ahbar, s.202, h:8,

Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.269, h:249]

 

Ben derim ki: Burada "Başkaları da vardır ki, Allah'ın emrine

bırakılmışlardır. O, ya onlara azap eder ya da onları affeder."

(Tevbe, 106) ayetine işaret edilmiştir. Inşallah buna ilişkin açıklamalara

yer vereceğiz.

 

Nehc-ül Belâğa'da Hz. Ali (a.s) şöyle der: "Mustazaf ismi, hakka

ilişkin kanıt kendisine ulaşan, onu kulağıyla duyup kalbiyle kavrayan

kimseler için geçerli değildir." [Hutbe:189]

 

el-Kâfi adlı eserde, İmam Kâzım'dan (a.s) şöyle rivayet edilir:

Ona "zayıflar" hakkında bir soru soruldu. O da şöyle bir cevap yazdı:

"Zayıf, kendisine hakka ilişkin kanıt ulaşmayan, bu konudaki

ihtilafları (ve farklı inançları) bilmeyen kimsedir. Ihtilafları bildikten

sonra, artık ona zayıf denmez." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.406, h:11]

 

Aynı eserde İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: Ona soruldu

ki: "Mustazaflar hakkında ne diyorsun?" Hazret bağırırcasına

buyurdu ki: "Yoksa siz, (şimdiki zamanda yeryüzünde) mustazaf

olan birinin olduğunu mu sanıyorsunuz? Nerede mustazaflar? Allah'a

andolsun ki, sizin bu dininiz her tarafı kaplamıştır. Elden ele

perde arkasındaki kadınlara kadar ulaştı. Medine yolundaki sucu

kadınlar bile ondan söz eder oldular." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.404, h:4]

 

Maani'l Ahbar adlı eserde Ömer b. Ishak'tan şöyle rivayet edilir:

İmam Cafer Sadık'tan (a.s), "Yüce Allah'ın sözünü ettiği

mustazafın sınırı nedir?" diye soruldu. Buyurdu ki: "Kur'ân'dan bir

sureyi iyice bilmeyendir. Oysa yüce Allah Kur'ân'ı o kadar basit

kılmıştır ki, bir kimsenin onu iyice bilmemesi, okuyamaması olacak

iş değildir." [s.202, h:7]

 

Nisâ Sûresi 95-100 ............................. 103

 

Ben derim ki: Yukarıda yer verdiğimiz rivayetlerin dışında, konuyla

ilgili başka rivayetler de vardır. Ne var ki, şimdiye kadar

sunduğumuz rivayetler, amaçlanan mesajı kapsayıcı niteliktedir.

Gerçi rivayetler, ilk bakışta çelişkili görünüyorlar; ancak

mustazaflığın derecelerini açıklamak amacıyla konuya yönelik

özel açıklamalar olma durumlarını bir an için göz ardı ettiğimizde,

bunların sadece bir anlamı ifade etme noktasında birleştikleri

görülür. Şöyle ki mustazaflık, kişinin kendisinden kaynaklanan

hiçbir kusuru olmaksızın hakka ulaştırıcı yolu bulamamasıdır. Bu

da daha önce vurguladığımız gibi ayetin ifadesinin mutlaklığıyla

bağdaşan bir durumdur.

 

104 ................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

 

Nisâ Sûresi 101-104

.....................................................105

 

 

101- Yeryüzünde yolculuk ettiğiniz zaman, kâfirlerin size bir

kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir

günah yoktur. Zira kâfirler, size apaçık düşmandırlar.

 

102- (Ey Muhammed!) Sen içlerinde bulunup da onlara namaz

kıldırmak istediğin zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber

namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar; secdeyi yaptıktan

sonra onlar arkanıza geçsinler. Ardından henüz namazını kılmamış

olan diğer grup gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar

ve onlar da korunma tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. Çünkü kâfirler

size ansızın baskın yapmak için sizin, silahlarınızdan ve eşyanızdan

gafil olmanızı arzu ederler. Yağmurdan zarar görür yahut

hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur.

Ama yine de korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz Allah, kâfirlere

aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.

 

103- Namazı kıldıktan sonra ayakta iken, otururken ve yanınız

üzerinde Allah'ı anın. (Yolculuktan dönüp ikamet yurdunuza) yerleştiğiniz

zaman, artık namazı gereğince (seferî olarak değil, tam

olarak) kılın. Çünkü namaz inananlar üzerinde sabit bir farzdır.

 

104- (Düşmanınız olan) topluluğu takip etmede gevşeklik göstermeyin.

Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz

gibi acı çekiyorlar. Oysa siz Allah'tan, onların ümit etmediklerini

umuyorsunuz. Allah bilendir ve hikmet sahibidir.

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Bu ayetlerde korku namazı ve yolculukta namazları kısaltma

(seferî namaz) uygulaması hükme bağlanıyor. Akışın sonunda da

müminler müşrikleri takibe almaya, onları aramaya teşvik ediliyorlar.

Bu bakımdan üzerinde durduğumuz bu ayetler, cihadı ve onunla

ilgili çeşitli meseleleri ele alan önceki ayetler grubuyla bağlantılıdır.

"Yeryüzünde yolculuk ettiğiniz zaman... namazı kısaltmanızda size

bir günah yoktur." Ayetin orijinalinde geçen "cü-nah" kelimesi, günah

anlamına geldiği gibi sıkıntı, sakınca, dönme ve meyletme anlamlarını

da ifade eder. Yine "taksurû" kelimesinin kökü olan

"kasr" kelimesi de, namazı kısaltma demektir. Mecma-ul Beyan

adlı tefsirde şöyle deniyor: "Namazı kısaltma anlamında üç değişik

ifade kullanılır: Birincisi, 'kasart-us salate'. Kur'ân'da kullanılan ifade

budur. Ikincisi; [tef'il kalıbına uyarlanmış şekilde, ayni]

'kassartuha taksiren'. Üçüncüsü, 'aksartuha iksaren' [If'al kalıbına

 

106 .......... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

uyarlanmış şekli yani]." [Mecma-ul Beyan'dan aldığımız alıntı burada

son buldu.]

 

Dolayısıyla ayetin anlamı şu şekilde belirginleşiyor: "Yolculuğa

çıktığınız zaman, namazı kısaltmanızı engelleyecek bir sakınca ve

günah söz konusu değildir." Bir karine olmaksızın caizlik anlamını

ifade eden günah ve sakıncanın olumsuzlanması, ayetin kapsamında

zorunluluk (vaciplik) bildiren bir anlam ifade etmesine engel

oluşturmamak-tadır. Buna şu ayeti örnek gösterebiliriz: "Şüphesiz

Safa ile Merve, Allah'ın nişanlarındandır. Kim Allah'ın evini

hacceder ya da umre yaparsa, onları tavaf etmesinde kendisine

bir günah yoktur." (Bakara, 158) Oysa bilindiği gibi, Safa ile Merve

tepelerini tavaf etmek vaciptir.

 

Bunun nedeni, ayetin akışının yasama (teşri) nitelikli olmasıdır.

Böyle olunca da hükmün konuluşunu ortaya koyan, gözler önüne

seren bir ifade yeterli oluyor. Hükmün bütün yönlerinin ve

özelliklerinin tüm boyutlarıyla açıklanışına, birer birer sıralanışına

gerek duyulmuyor. Aşağıdaki ayet de bir açıdan tefsirini sunduğumuz

ayete örnek oluşturabilir. "Oruç tutmanız sizin için daha

hayırlıdır..." (Bakara, 184)

 

"Kâfirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız," Ayetin orijinalinde

geçen "fitne" kelimesinin birbirinden farklı birçok anlamı

vardır. Ancak Kur'ân'ın genel yaklaşımı, kâfirlerle müşriklere izafe

edilerek mutlak şekilde kullanılması, öldürme, dövme ve yaralama

gibi işkence türlerini ifade etmesi yönündedir. Ayetlerin akışından

edindiğimiz sözel ip uçları da bu anlamı desteklemektedir.

Dolayısıyla kastedilen anlam, "Eğer onların size saldırmak ve öldürmek

suretiyle işkence etmelerinden ve size herhangi bir kötülük

yapmalarından korkarsanız..." şeklindedir.

Bu cümle, "size bir günah yoktur." ifadesine yönelik bir kayıt

konumundadır. Bu ise şu demektir: Namazı kısaltma hükmü başlangıçta,

işkence korkusundan dolayı yürürlüğe konulmuştur.

Ama bu, hükmün, korku söz konusu olmasa bile her türlü

meşru yolculuk türleri için geçerli olacak şekilde genelleştirilmesi-

 

Nisâ Sûresi 101-104 .............................. 107

 

ne engel değildir. Kitap bu hükmün sadece bir kısmını açıklıyor;

sünnet ise, onun diğer tüm şekilleri kapsadığını ortaya koyuyor ki,

rivayetler kısmında bunları göreceğiz.

 

"Sen içlerinde bulunup da onlara namaz kıldırmak istediğin zaman...

korunma tedbirlerini ve silahlarını alsınlar." Ayet, korku namazının

nasıl kılınacağını açıklıyor ve korku namazında imamın Peygamber

(s.a.a) olacağı varsayımından hareketle hitabı Peygamber

efendimize (s.a.a) yöneltiyor. Burada daha öz, daha güzel ve daha

kuşatıcı olmasının yanı sıra, daha açık olsun diye açıklamaya örneklendirme

yolu ile başlanmıştır.

 

Şu hâlde, "onlara namaz kıldırdıgın zaman" ifadesiyle, cemaatle

namaz kastedilmiştir. "onlardan bir kısmı seninle beraber

namaza dursun." ifadesiyle de, onların Peygamberi (s.a.a) imam

edinerek namaza durmaları kastedilmiştir. Bunlar aynı zamanda

silahlarını da yanlarına almakla yükümlüdürler. "secdeyi yaptıktan

sonra." ifadesinden maksat, secde edip namazı tamamlamalarıdır.

Bunlar secdelerini tamamladıktan sonra namaz kılacak diğer

grubun gerisinde durmakla yükümlüdürler. "onlar da korunma

tedbirlerini ve silahlarını alsınlar." ifadesiyle kastedilenler, Peygamberle

(s.a.a) birlikte namaz kılan ikinci bölüktür. Bunların da

korunma tedbirlerini ve silahlarını almaları istenmektedir.

Ayetin anlamı -gerçi Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir-

şöyledir: Ey Resulullah! Sen aralarındayken ve ortam da

korkuluysa, onlara imam olup cemaatle namaz kıldırdığın zaman,

topluca namaza girmesinler, içlerinden bir grup sana uyarak seninle

beraber namaza başlasın ve silahlarını da yanlarına alsınlar.

-Tâbi ki diğer grubun da, namaz kılanları ve eşyalarını korumak

durumunda olduğunun gerekliliğini söylemeye gerek yoktur.-

Namazdaki grup seninle birlikte secde edip namazı tamamladıktan

sonra, arkanıza geçsin, sizi ve eşyanızı korusunlar. Bu arada henüz

namazını kılmamış olan diğer grup gelip seninle birlikte namazlarını

kılsınlar. Bunlar da önceki grup gibi korunma tedbirlerini ve silahlarını

yanlarına alsınlar.

 

108 .......... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Ayetin orijinalindeki "tâife=grup" kelimesini, "uhra=diğer" kelimesiyle

vasfedilmesi, sonra eril-çoğul (cem-i müzekker) zamirinin

döndürülmesi ile -söylendiğine göre- bir yönden lafız, diğer bir yönden

de anlam göz önünde bulundurulmuştur. Yine bazılarının söylediğine

göre, "korunma tedbirlerini ve silahlarını alsınlar." ifadesi,

latif bir istiare türüne örnektir. Çünkü burada, "hizr=korunma

tedbiri" de silah gibi bir alet, bir araç şeklinde algılanmış ve silaha

nispetle kullanılan "yanına alma" fiili, ona nispetle de kullanılmıştır.

"Çünkü kâfirler... gafil olmanızı arzu ederler." Bu ifade, hükme

bağlanan yasanın [korku namazının, yani seferde ve korkulu zamanlarda

namazın kısaltılarak kılınmasının] gerekçesi konumundadır

ve anlamı da açıktır.

 

"Yağmurdan zarar görür yahut hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanızda

size bir günah yoktur... kâfirlere aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır."

Bu, bir diğer hafifletici ifadedir. Buna göre, şayet yağmurdan

rahatsız olurlarsa veya bazıları hastalanırsa, silahlarını bırakmalarında

bir sakınca yoktur. Fakat bununla beraber korunma

tedbirlerini almaları, kâfirlerden yana gaflete düşmemeleri gerekir.

Çünkü kâfirler, onların bir anlık gafletlerini kollamaktadırlar.

 

"Namazı kıldıktan sonra ayakta iken, otururken ve yanınız üzerinde

Allah'ı anın." Ayette geçen "kıyam" ve "kuûd" kelimeleri, çoğul ya

da mastardırlar. Cümledeki fonksiyonları hâldir. Aynı şekilde, "yanınız

üzerinde" ifadesi de, diğer iki kelime gibi hâldir. Kısacası, tabirlerin

üçü de her hâli kuşatan sürekli zikirden, Allah'ı anmaktan

kinayedir.

 



Geri   İleri
Go to TOP