A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
Geri   İleri


 

618 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

desteklemektedir. Bu da gösteriyor ki, ravi, o ayeti yanlışlıkla bu

ayetin yerine aktarmıştır.

 

 

 

Mizân Tefsiri, Cilt:5

 

Mâide Sûresi 51-54 ..................................................619....c:5

 

51- Ey inananlar! Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin.

Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları kendine veli yaparsa,

o, onlardandır. Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.

 

52- Kalplerinde hastalık bulunanların, "Bize bir felâketin gelmesinden

korkuyoruz!" diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün.

Umulur ki Allah, fetih ya da kendi katından bir iş getirir de

onlar, içlerinde gizlediklerine pişman olurlar.

 

53- Inananlar, "Bunlar mı o bütün güçleriyle sizinle beraber olduklarına

yemin edenler?" derler. Bütün çabaları boşa çıkmış,

kaybedenlerden olmuşlardır.

 

54- Ey inananlar! Sizden kim dininden dönerse (Yahudi ve Hıristiyanları

dost edinirse, bilsin ki) Allah, yakında öyle bir toplum

 

620 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

getirecek ki O onları sever, onlar da O'nu severler. Müminlere karşı

alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda

cihat ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu,

Allah'ın lütfü ve ihsanıdır, onu dilediğine verir. Allah, (lütfü ve ihsanıyla)

geniştir, bilendir.

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Bu ayetler üzerinde yapılacak genel bir değerlendirme, bunların,

önceki ayetler grubuyla bağlantılı oldukları şeklindeki bir değerlendirmeyi

ihtiyatla karşılamamızı gerektirmektedir. Aynı şekilde,

"Sizin veliniz, ancak Allah, O'nun elçisidir..." ifadesiyle başlayan

sonraki iki ayetle ve ondan sonraki, "Ey inananlar,

...kâfirlerden dininizi eglence ve oyun yerine koyanları dost edinmeyin."

ayetiyle başlayan birkaç ayetle bağlantılı olduklarını

söylemek oldukça zordur. "Ey Elçi! ...duyur." ayeti hakkında da

aynı şeyi söyleyebiliriz.

 

Tefsirini sunduğumuz bu dört ayet ise, Yahudiler ve

Hıristiyanlardan söz ediyor. Kur'ân, Mekke inişli ayetlerde onlardan

söz etmezdi. Çünkü o gün için buna ihtiyaç yoktu. Bu yüzden

sonraları Medine iniş-li ayetlerde onların durumlarına ilişkin

açıklamalara yer verildiğini görüyoruz. Hatta hicretin ilk

dönemlerinde de onlardan söz eden ayet hemen hiç yok gibidir.

Çünkü Müslümanlar, o gün için sadece Yahudi-lerle bir arada,

onlarla iç içe yaşamak durumundaydılar. Bu süre içinde ya onlarla

karşılıklı saldırmazlık antlaşması çerçevesinde yaşamış veya

onların hile ve komplolarını savmakla meşgul olmuşlar.

Hıristiyanlarla ise bu süre içinde hiçbir problem olmamış; sadece

Peygamberimizin (s.a.a) Medine'de ikâmet ettiği dönemin ikinci

yarısında Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında bazı problemler

olmuş. Dolayısıyla buna göre, bu dört ayetin bu dönemde inmiş

olduğu ve bu ayetlerde sözü edilen fethin, Mekke fethi olduğu

ihtimali söz konusu oluyor.

 

Mâide Sûresi 51-54 ........................................................... 621

 

Ne var ki, daha önce tercih edilen görüşe göre, Mâide suresi

Pey-gamberimizin Veda Haccını yaptığı yıl nazil olmuştur, demiştik.

O sırada ise, Mekke çoktan fethedilmişti. Bu durumda, acaba

burada, Mek-ke fethinden başka bir fetih mi kastediliyor? Yoksa

bu dört ayet Mekke fethinden önce, dolayısıyla surenin bütünün inişinden

önce mi nazil olmuştur?

 

Öte yandan, "Ey İnananlar! Sizden kim dininden dönerse..."

ayeti, acaba kendisinden önceki üç ayetle bağlantılı mıdır? Burada

dinden dönmeleri beklenen kimseler kimlerdir? Yüce Allah'ın ileride

ortaya çıkaracağını vaad ettiği topluluk kimlerden oluşmaktadır?

Bu soruların her biri, belirsizliği bir kat daha arttırmaktadır. Bu

konuda birbirini tut-mayan birçok iniş sebebi rivayeti aktarılmıştır.

Bunlar da, iniş sebeplerine ilişkin rivayetlerin çoğunda olduğu gibi,

ayetlerin iniş sebebi olarak rivayet edilen ilk kuşak (selef) müfessirlerin

kişisel görüşlerinden başka bir şey değildirler.

 

Rivayetler arasındaki bu korkunç farklılıklar, zihni bulandırmakta

ve anlamın kavranmasını zorlaştırıp içinden çıkılmaz hâle

getirmektedir. Bütün bunlara, bir de mezhebî taassubun ürünü görüşlerin

karışıklığı eklenince iyice yoğunlaşmıştır. Ileride buna ilişkin

ilk kuşak ve son kuşak müfessirlerin görüşlerinden ve rivayetlerinden

oluşan somut örnekleri gözler önüne sereceğiz.

 

Ayetler üzerinde düşündüğümüz zaman, bu dört ayetin aralarında

bir bütünlük oluşturdukları, buna karşın, öncesindeki ve sonrasındaki

ayetler grubuyla herhangi bir bağlantılarının bulunmadığı

sonucuna va-rıyoruz. Bu bakımdan dördüncü ayet, dört ayetle

güdülen amacın bütünleyici unsuru gibi belirmektedir. Dolayısıyla

ileride değineceğimiz gibi kimi araştırmacı müfessirlerin bu ayetlerle,

özellikle bu ayetlerde zikredilen niteliklerle ilgili olarak ileri

sürdükleri görüşlerde görüldüğü gibi ayetin anlamını şu veya bu

tarafa çekmeye dönük geniş yelpazeli yorumlardan uzak durmak

gerekir.

 

Ayetlerden genel olarak şunları algılıyoruz: Yüce Allah müminleri,

Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmek hususunda uyarıyor, bu

 

622 ................................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

konuda onları sert bir dille tehdit ediyor ve Kur'ân'ın o kendine özgü

ifade tarzının çerçevesi içinde onları dost edinmenin dinî yapının

yıkılmasına neden olacağını, buna karşın Allah'ın ileride bir

toplumu ortaya çıkaracağını, onların dinî mücadeleyi yürütme

misyonunu üstleneceklerini ve dinî yapıyı yeniden orijinal özelliklerine

kavuşturacaklarını dile getiriyor.

 

"Ey İnananlar! Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar, birbirlerinin velileridir." Ayette geçen "tettehizû" kelimesinin mastarı

olan "ittihaz=edinme" ifadesiyle ilgili olarak Mec-ma-ul Beyan tefsirinde

şöyle deniyor: "Ittihaz; bir şeyi bir iş için hazırlamak amacıyla

ona güvenip dayanmak demektir. Bu kelime, 'ahaze' fiilinin

'iftial' kalıbına uyarlanmış türevidir. Aslı 'i'tihaz'dır. Sonra hemzenin

biri 'ta'ya dönüştürülmüş ve bu 'ta' da öbür 'ta'da idgam

edilmiştir. Tıpkı 'va'd' kökünden türeyen 'ittiad' gibi. 'Ahz'ın birkaç

anlamı var-dır. 'Ahaz-el kitabe' dediğin zaman, kitabı eline almasını

kastetmiş olursun. 'Ahaz-el kurbane' dediğin zaman, kurbanı

kabul etmesini kast-ediyorsun. 'Ahazehu'llahu min me'menihi' dediğinde

ise öldüğünü kast-ediyorsun. Bu kelimenin asıl anlamı ise,

bir şeyin bir yönden başka bir yöne geçmesidir." Mecma-ul Beyan'dan

alınan alıntı burada sona erdi.

 

Ragıp el-İsfahanî "el-Müfredat" adlı eserinde der ki: "el-Velâ ve

et-tevalî, iki veya daha fazla şey arasında, ikisinin dışında yabancı

bir şey olmayacak şekilde yakınlık meydana gelmesi anlamına gelir.

Bu kelime, yer, nispet, din, arkadaşlık, yardım ve inanç

açısından yakınlık anlamında kullanılır." (Müfredattan yaptığımız

gerekli alıntı burada sona erdi.) Velâyet kavramının anlamını incelerken

daha geniş bilgiler sunacağız.

 

Toparlayacak olursak; "velâyet" iki şey arasında, yakınlaştıkları

husus bağlamında engelleri ve perdeyi kaldıracak şekilde bir

yakınlığın meydana gelmesi anlamına gelir. Şayet bu yakınlaşma

takva ve inanç bazında meydana geliyorsa, "veli" yardımcı demektir

ve yakınlaştığı kimseye yardım etmesini hiçbir şey

engelleyemez. Şayet ruhsal çekim türünden bir sevgi ve birliktelik

 

Mâide Sûresi 51-54 ............................................................ 623

 

nitelikli kaynaşma bazında bir yakınlaşma ise, "veli" sevgilidir ve

insan böyle bir durumda nefsinin sevgilinin iradesinden etkilenmesine,

sevgilinin istediğini vermesine engel olamaz. Şayet bu

yakınlık soy bazında söz konusu ise, "veli" bu bağlamda yakın olduğu

kişinin, söz gelimi mirasçısı olur ve hiç ir şey onu bundan

alıkoyamaz. Eğer itaat bazında bir yakınlaşma söz konusuysa, "veli"

bu açıdan yakın olduğu kişi üzerinde dilediği gibi hüküm verir.

Yüce Allah, "Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin." ayetinde

veliliği, herhangi bir özellikle veya bir bağla kayıtlandırmamıştır.

Dolayısıyla ifade mutlaktır. Şu kadarı var ki, yüce Allah bir

sonraki ayette, "Kalplerinde hastalık bulunanların, 'Bize bir

felâket gelmesinden korkuyoruz' diyerek onların arasında koşuştuklarını

görürsün." buyurmuştur. Bu da gösteriyor ki; ayette geçen

velilikten maksat, bir tür yakınlık ve ilişkidir ki, "Bize bir

felâket gelmesinden korkuyoruz" bahanesini ileri sürmelerini gerektirmiştir.

Burada başlarına bir felâ-ketin, bir yıkımın gelmesini

kastediyorlar. Bu felâketin, Yahudilerin ve Hıristiyanların dışında

başka bir topluluktan gelmesi mümkün olduğu gibi, bizzat Yahudi

ve Hıristiyanlardan gelmesi de mümkündür. Birin-ci olasılığı göz

önünde bulundurarak bu iki topluluğu yardım bazında veli edinerek

onların yardımıyla konumlarını pekiştirmeyi, ikinci olasılığı

dikkate alarak da sevgi ve içiçe yaşama bazında onları dost edinmek

suretiyle zararlarından kurtulmayı amaçlamış olurlar.

Sevgi duyma ve içiçe yaşama yakınlığı anlamında velâyet, iki

sonucu birden verir. Yardım etmeyi ve ruhsal kaynaşmayı yani.

Ayette de kastedilen budur. "Ey inananlar! Sizden kim dininden

dönerse..." ayetinin içerdiği kayıtların ve niteliklerin, bu ayette geçen

velâyetle, sevgi duyma anlamında dostluğun kastedildiğini,

başka bir anlamın kastedilmediğini gösterdiğini ayrıntılı bir şekilde

ele alacağız.

 

Bazı müfessirler, ayette geçen "velâyet" kavramıyla, yardımlaşma

esaslı dostluk kastedildiği hususunda ısrarlıdırlar. İki kişi

veya iki ulus arasında ihtiyaç duyulduğu sırada karşılıklı yardım-

 

624 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

laşma esasına dayalı ittifak ve antlaşmalar yani. Bu müfessirler,

buna kanıt olarak, ayetin zahirinden de algılandığı gibi, ayetlerin

Veda Haccından önce, hicretin ilk dönemlerinde inmiş olmasını

gösterirler. O günlerde Peygamberimiz (s.a.a) ve Müslümanlar henüz

Medine ve çevresindeki Fedek ve Hayber gibi yerlerde yaşayan

Yahudiler sorununu çözmemişlerdi. Hıristiyanlar sorun da öyle.

Bunlarla bazı Arap kabileleri arasında yardımlaşma esasına dayalı

ittifaklar ve antlaşmalar imzalanmıştı.

 

Ayetlerin iniş sebebiyle ilgili olarak aktarılan kimi olaylarla bu

değerlendirmeler arasında da bir paralellik vardır. Bu rivayetlerin

birinde şöyle anlatılır: Hazreç'ten Avfoğulları kabilesine mensup

Ubade b. Samit, Resulullah'a (s.a.a) savaş açan Kaynukaoğulları

Yahudileri ile imzaladığı ittifak antlaşmasını feshetti. Ama münafıkların

elebaşısı Abdullah b. Übey bu antlaşmayı feshetmediği gibi

onlar için sağa sola koşuşturarak, "Bize bir felâket gelmesinden

korkuyoruz." diyordu.

 

Yine bu tür rivayetlerin birinde, Ebu Lübabe kıssası anlatılır.

Buna göre, Resulullah (s.a.a) onu Kurayzaoğullarını sığındıkları kalelerinden

çıkarmak ve onlar hakkında hükmünü uygulamak üzere

görevlendirir. O da eliyle gırtlağını işaret ederek, hükmünün onları

kılıçtan geçirmek olduğunu belirtir.

 

Bir diğer rivayete göre, bazıları Şam Hıristiyanlarıyla

yazışıyorlardı ve onlara Medine'de olup bitenleri haber veriyorlardı.

Yine bazıları, borç para almak gibi maddî konularda kendilerinden

yararlanabilmek için Medine Yahudileriyle yazışıyorlardı.

Diğer bazı rivayetlerde belirtildiğine göre, kimi Müslümanlar Uhud'da

karşılaşılan hezimetten ve öldürülmelerden sonra falan

Yahudiye veya falan Hıristiyana sığınmak istemişlerdi.

Bu rivayetler, "Bize bir felâket gelmesinden korkuyoruz."

diyenlerin münafıklar oldukları hususunda ittifak etmiş gibidirler.

Kısacası, söz konusu müfessirler demek istiyorlar ki: Ayetler, Müslümanlarla

Yahudi ve Hıristiyanlar arasında yardımlaşma esaslı ittifak

ve dostluk antlaşmalarının imzalanmasını yasaklamaktadır.

 

Mâide Sûresi 51-54 .......................................................... 625

 

Diğer bazı müfessirler ise, ayetin lafızları ve akışı itibariyle

sevgi duyma ve güvenip dayanma anlamındaki bir veliliği yasaklamaktan

uzak olduğunu iddia edecek kadar ısrarla bu görüşü savunmaktadırlar.

Onlara göre, ayet lafızları ve akışı itibariyle bu anlamdan

uzak olduğu gibi, iniş sebebi ve ayetlerin indiği sıralardaki

Müslümanların ve Ehlikitab'ın genel durumu itibariyle de bundan

uzaktır.

 

Zimmet ehli ve antlaşmalı oldukları hâlde, ayet onlarla içiçe

yaşamayı, onlarla kaynaşmayı nasıl yasaklasın ki?! Yahudiler Medine'de

Peygamberimizle ve ashabla birlikte yaşıyorlardı ve

onlardan tam bir eşitliğe uygun bir muamele görüyorlardı. (Adı geçen

müfessirin görüş-lerini özetleyerek sunduk.) Hiç kuşkusuz bu

yaklaşım, ayetin anlamı açısından yersiz bir toleransın ifadesidir.

Ayetin Veda Haccından önce, yani Mâide suresinin indiği yıldan

önce indiğini söylemelerinin fazla bir problem oluşturmadığını düşünüyoruz;

ancak bu, ayette geçen velâ-yet kavramının yardım

amaçlı ittifak olmasını ve sevgi esaslı dostluk olmamasını gerektirmez.

Kanıt olarak sundukları nüzul sebebine ilişkin rivayetlere ve

bunların, ayetin bazı Arap kabileleri ile Yahudi ve Hıristiyan toplulukları

arasında gerçekleştirilen yardım esaslı ittifaklar hakkında

indiğini gösterdiklerini ileri sürmelerine gelince; bu hususta şu itirazlarımız

vardır:

 

Birincisi: Nüzul sebepleriyle ilgili rivayetler birbirleriyle çelişmektedirler,

tümünün aynı anlamı vurguladıkları söylenemez. Dolayısıyla

bunların üzerinde birleştikleri güvenilir bir anlam elde etmek

mümkün değildir.

 

İkincisi: Ayet, Yahudilerle gerçekleştirilen yardım esaslı ittifaklar-

la, böyle bir ittifak bağlamında ilgili olsa bile, Hıristiyanlarla

ilgili olması mümkün değildir. Çünkü o dönemde Müslüman Araplarla

Hıristiyanlar arasında herhangi bir sözleşme imzalanmamıştı.

Üçüncüsü: Ayetin iniş sebebiyle ilgili olarak anlatılan rivayetlerin

içerdikleri olayların doğru olduğunu kabul etsek bile, daha önceki

 

626 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

bölümlerde vurguladığımız gibi, iniş sebeplerine ilişkin rivayetlerin

büyük bir kısmı, zayıf olmakla birlikte tarihsel olarak aktarılan olayların,

kendilerine uygun düşen Kur'ân ayetlerine uyarlanmalarından

ibarettirler. Bunun bir sakıncası olmamakla birlikte, bu olayların

Kur'ân ayetlerinden herhangi birinin genel niteliğini özele

dönüştürdüğünü ya da ayetin lafzî mutlaklığını kayıtlandırdığını

söylememiz asla mümkün değildir. Ayetin zahiri de buna müsaade

etmez. Eğer ayetin zahiri, ken-di lafzından kaynaklanan somut bir

karine olmaksızın, özel bir iniş sebebi yüzünden kayıtlandırılacak

olsaydı, Kur'ân'ın inişine muhatap olan özel topluluğun ölmesiyle

birlikte Kur'ân da ölürdü; Kur'ân'ın iniş asrından sonra meydana

gelen herhangi bir olayla ilgili olarak Kur'ân-'ın kanıtsallık özelliği

kalmazdı. Böyle bir iddiayı ne Kitap, ne sünnet, ne de sağlığını yitirmemiş

akıl kabul eder.

 

Bazılarının, "Ayette geçen 'velâyet' kavramını, sevgi duymak ve

güvenip dayanmak anlamına almak yanlıştır. Ayet, lafızları ve akışı

iti-bariyle bu anlamdan uzak olduğu gibi, iniş sebebi ve ayetlerin

indiği sıralardaki Müslümanların ve Ehlikitab'ın genel durumu itibariyle

de bundan uzaktır." şeklindeki iddialarına gelince; bu sözlerin

üzerinde iyice düşününce, doğru dürüst bir anlamının olmadığı

sonucuna varırız. Çünkü söz konusu müfessirlerin sözünü ettikleri

nüzul sebeplerinin ve genel durumun bu anlamdan uzak

olması, ancak ayetin bu tür nesnel olgulara uyarlanamaması durumunda

geçerli olabilir. Ayetin delâletini, salt ilgili olarak indiği

gelişmeye ve o günkü genel duruma özgü kılmaksa, kanıtlanacak

bir durum değildir. Tam tersine, ayetin zahirinin mutlak ifadesinden

algılanan kanıt, bunun aksini göstermektedir. Nitekim tefsirini

sunduğumuz ayetin mutlak olduğunu ve belli bir olguyla

kayıtlanmasını gerektirecek bir kanıtın söz konusu olmadığını

belirtmiştik. Dolayısıyla ayette geçen "velâyet" sevgi duyma

anlamına gelmektedir.

 

Söz konusu müfessirlerin; "Ayet, lafızları ve akışı itibariyle böyle

bir anlamdan uzaktır" demeleri ise, oldukça ilginçtir. Keşke bil-

 

Mâide Sûresi 51-54 ........................................................... 627

 

seydim, bu zatlar, niteledikleri ve ayetin lafızlarına yükledikleri uzak

olma durumuyla neyi kastediyorlar? Hele lafızlarla da yetinmemiş,

ayetin akışını da buna ilave etmişlerdir.

Ayetin lafızlarının veya akışının böyle bir anlamdan uzak olduğu

nasıl söylenebilir ki?! Oysa "Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin."

ifadesinin hemen arkasından, "Onlar birbirlerinin velileridir."

ifadesine yer veriliyor. Bu da gösteriyor ki, kastedilen; sevgi,

birlik ve kaynaşma esaslı dostluktur. Ittifak ve antlaşma niteliğindeki

dostluk değil. Çünkü "Yahudi ve Hıristiyanlarla antlaşmalar

imzalamayın. On-lar birbirleriyle antlaşma imzalamışlardır" demenin

bir anlamı olmaz. Kaldı ki, Yahudiler arasında mevcut bulunan

ve onları birbirlerine bağlayan, ulusal sevgi ve kardeşlik anlamını

içeren dostluk olgusudur. Hıristiyanlar arasında da benzeri bir

bağdan söz edilebilir. Ya da olsa olsa, aralarında din açısından bir

sevgi ve sempatiden söz edilebilir. Yoksa bunun dışında aralarında

herhangi bir antlaşmanın varlığından söz edilemez.

 

Aynı değerlendirmeyi, bundan sonra yer alan şu ifade için de

yapabiliriz: "Sizden kim onları veli yaparsa, o, onlardandır." Aklî

değerlendirme, bir toplumu dost edinen kimsenin o toplumdan

olmasını gerektirir. Çünkü sevgi ve sempati, ayrılıkları birleştirir,

farklı eğilimlere sahip ruhları bir araya getirir, algılayışların birleşmesini,

ahlâkla-rın bağlantılı olmasını, davranışların benzeşmesini

sağlar. Bu nedenle sevgi duyma esaslı velayetin iyice yerleşmesinden

sonra, birbirini seven iki insanın bir tek nefse sahip bir insan

gibi davranmaya başladıklarını, aynı iradeye sahipmişler gibi

tavırlar sergilediklerini, bunlardan birinin, hayat tarzı ve ilişki biçimi

bağlamında ötekinin adımını koyduğu yere adımını koyduğunu

görürsünüz.

 

İşte bir toplumu dost edinen kimsenin onlardan olmasını, onların

bir ferdi gibi algılanmasını gerektiren durum budur. Nitekim,

"Bir kavmi seven onlardandır.", "Kişi sevdiği ile beraberdir." denilmiştir.

Nitekim yüce Allah, buna benzer gerekçelerle müşrikleri veli

edinmeyi de yasaklamıştır: "Ey inananlar! Benim de düşmanım,

 

628 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar size gelen

gerçegi in-kâr ettikleri hâlde siz onlara sevgi iletiyorsunuz!...

Kim onları veli edinirse, İşte zalimler onlardır." (Mümtehine, 1-9) Bir

diğer ayette de şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve ahiret gününe inanan

bir milletin babaları, ogulları, kardeşleri yahut akrabaları da

olsa, Allah'a ve Elçisine düşman olanlarla dostluk ettigini göremezsin."

(Mücâdele, 22)

Bir diğer ayette ise, yüce Allah kâfirler -ifade geneldir;

dolayısıyla Yahudileri, Hıristiyanları ve Müşrikleri birlikte kapsar-

hakkında şöyle buyurmaktadır: "Müminler, müminleri bırakıp da

kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa, artık onun için

Allah'tan hiçbir şey yoktur. Ancak onlardan korunmanız gayesiyle

sakınmanız başka. Al-lah sizi kendisinden sakındırır." (Âl-i Imrân,

28) Ayetin sevgi ve sempati nitelikli dostluğu kastettiği, antlaşma

imzalama ve ittifak kurma nitelikli dostluğu kastetmediği ise açıktır.

Kaldı ki, o sırada, yani Âl-i Imrân suresinin indiği sıralarda Peygamberimizle

Yahudiler arasında, aynı şekilde Peygamberimizle

müşrikler arasında çeşitli antlaşmalar imzalanmış, ittifaklar kurulmuştu.

Kısacası, aklî değerlendirme açısından, bir topluluğun bir

kavimden olmasını gerektiren dostluğun sevgi ve sempati nitelikli

dostluk ol-duğu, ittifak kurma ve antlaşma imzalama nitelikli dostluk

olmadığı açıktır. Eğer "Sizden kim onları kendine veli yaparsa,

o, onlardandır." ayetinin maksadı, bu yasaktan sonra, onlarla yardımlaşma

esasına dayalı ittifak sözleşmeleri imzalayanlar, yasağı

çiğneme günahını işleme-lerinden dolayı, zulüm açısından bu zalimlerin

topluluğuna dâhildirler, şeklinde olsaydı, -son derece yersiz

olması bir yana- ayetin lafızları açısından da uzak olurdu ve

böyle bir anlam elde etmek için, ayette fazladan lafzî kayıtların

olması gerekirdi.

 

Kur'ân'ın ifade tarzının bir özelliği, daha önce caiz olan ve toplum

içinde yaygın olarak uygulanan bir şeyi yasaklarken, daha önceki

yasal hükmü gözetmek ve eskiden yürürlükte olan nebevî

 

Mâide Sûresi 51-54 ........................................................ 629

 

pratiğe saygı duymak maksadıyla, buna işaret etmesidir. Şu ayetleri

buna örnek gösterebiliriz: "Allah'a ortak koşanlar pisliktir, artık

bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar." (Tevbe,

28) "Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazıp takdir

etmiş oldugunu arayın ve ...yiyin, için." (Bakara, 187) "Bundan sonra

artık sana başka kadınlarla evlenmek, ...bunları başka eşlerle

degiştirmek helâl degildir." (Ahzâb, 52) Bunun gibi daha birçok ayet

örnek gösterilebilir.

 

Bu da gösteriyor ki, ayetin lafızları ve akışı, içerdiği velayet

kavramının sevgi ve sempati nitelikli dostluk anlamında olmasından

uzak değildir. Bilâkis, şayet ayetin lafızlar ve akışı, bir anlamdan

uzak olacaksa, o da kavram için öngörülen diğer anlamlar olacaktır.

Bazı tefsir bilginlerinin, "Kalplerinde hastalık bulunanlardan

maksat, münafıklardır." şeklindeki sözlerine gelince; ayetin akışının

böyle bir anlam elde etmeye elverişli olmadığını ileride yeri gelince

açıklayacağız.

 

Şu hâlde, "Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin" ifadesinden

maksat, ruhsal olarak insanları birbirine çeken sevgi ve

sempatinin yasaklanmasıdır. Çünkü bu tür psikolojik bir yakınlaşma,

iki tarafın ahlâkî açıdan birbirlerini etkilemelerine yol açar.

Bu da Müslümanlar toplumunun hakka uyma mutluluğu esasına

dayalı dinsel yaşam tarzının, heva ve hevese uyma, şeytana tapma,

fıtrî yaşam çizgisinden sapma esasına dayalı küfür nitelikli

yaşam tarzına dönüşmesini doğuracak bir olgudur. Burada, onlardan

Yahudiler ve Hıristiyanlar diye söz edil-mesinin ve gelecek ayetlerde

olduğu gibi "Ehlikitap" diye söz edilmemesinin sebebi,

Ehlikitap tabirinin onların bir şekilde Müslümanlara yakın olmalarını

çağrıştırması ve Müslümanlarda onlara karşı bir sevgi duygusunun

uyanmasına yol açmasıdır. Dolayısıyla sevgi beslemenin

yasaklandığı bir ifadede bu kavramın kullanılması uygun düşmezdi.

Sonraki ayetlerin birinde, "Ey inananlar, sizden önce kitap ve-

 

630 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

rilmiş olanlardan ve kâfirlerden dininizi eglence ve oyun yerine

koyanları dost tutmayın." buyurulmasına gelince; burada dost

tutma yasaklandığı hâlde, onlardan söz edilirken Ehlikitap oluşları

ön plâna çıkarılıyorsa da, bunun yanı sıra Allah'ın dinini eğlence ve

oyun yerine koymakla nitelendirilmeleri, Ehlikitap niteliğini bir övgü

niteliğinden çıkarıp yergi niteliği hâline getiriyor. Çünkü bir topluluğa

hakka çağıran ve hakkı açıklayan bir kitap verilir, bunun ardından

kalkıp Allah'ın dinini eğlence ve oyun yerine koyarlarsa, onlar,

dost edinilmemeye herkesten daha layık olurlar. Böyle

kimselerle birlikte yaşamaktan, on-larla aynı düzlemi paylaşmaktan



Geri   İleri
Go to TOP