A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
Geri   İleri


Buyurdu ki: Bir Müslümanın koruyup sakladığı bir şeyi çalan

herkes için hırsız adı geçerlidir. O, Allah katında hırsızdır. Fakat bir

hırsızın eli ancak çeyrek dinar ve daha fazla bir değere haiz bir şey

çalması durumunda kesilir. Eğer çeyrek dinardan daha az bir şeye

karşılık hırsızın eli kesilecek olsaydı, insanların çoğunun eli kesilmiş

olacaktı." [c.10, s.99, h:2]

 

Ben derim ki:İmam (a.s), "Eğer... hırsızın eli kesilecek

olsaydı..." sözüyle şunu demek istiyor: El kesme hükmünde bir hafifletme

söz konusudur. Bu, yüce Allah'ın kullarına yönelik rahmetinin

göstergesidir. Bu anlam, yani hırsızın elinin çaldığı malın değerinin

çeyrek dinar ve daha fazla tutması durumunda kesilmesi

 

Mâide Sûresi 33-40 ........................................................ 563

 

gerektiği hususu, Ehlisünnet kanallarında da aktarılmıştır. Örneğin,

Buharî ve Müslim Sahihlerinde Aişe'den şöyle rivayet edilir:

Resulullah efendimiz (s.a.a) buyurdu ki: "Hırsızın eli ancak çeyrek

dinar ve daha yukarısı için kesilir." [Sahih-i Buharî, c.8, s.199. Sahih-i

Müslim, c.5, s.112]

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de Sümaa'dan, o daİmam Cafer Sadık'tan

(a.s) şöyle rivayet eder: "Hırsız yakalandığında avucunun ortasından

eli kesilir, tekrar çalarsa tabanının ortasından ayağı kesilir,

tekrar çalarsa hapse atılır. Hapiste de hırsızlık yaparsa öldürülür."

[c.1, s.318, h:105]

 

Aynı eserde, Züurare'den şöyle rivayet edilir:İmam Bâkır'a

(a.s) hırsızlık yapan, bu yüzden sağ eli kesilen, sonra tekrar hırsızlık

yapan ve bundan dolayı sol ayağı kesilen, ardından üçüncü kez

hırsızlık yapan adam için hangi hükmün uygulanacağı soruldu. Buyurdu

ki: "Emir-ül Müminin (a.s) böyle kimseleri müebbet hapse

mahkûm ederdi ve şöyle derdi: Temizlenmek için kullanılacak eli

ve ihtiyacını gidermek amacıyla yürümek için ayağı olmadan onu

dışarı salmak hususunda Rabbimden utanırım."

 

İmam devamla şunları söyledi: "Hz. Ali (a.s) hırsızın elini kestiği

zaman mafsalın aşağısından keserdi. Ayakları kestiğinde de iki

topu-ğun aşağısından keserdi. Şeriatın öngördüğü cezalardan gafil

olunmasını da hoş karşılamazdı." [c.1, s.318, h:104]

 

Aynı eserde, İbn-i Ebu Davud'un arkadaşı ve yakın dostu

Zurkan'dan şöyle rivayet edilir: "Bir gün İbn-i Ebu Davud halife

Mu'tasım'ın yanından canı sıkkın bir hâlde döndü. Bunun sebebini

sordum. Dedi ki: 'Bugün, bundan yirmi yıl önce ölmüş olmayı istedim.'

'Niçin?' diye sordum. Dedi ki: 'Ebu Cafer Muhammed b. Ali b.

Musa [İmam Muhammed Taki] denen şu siyah adamın Emir-ül

Müminin Mu'tasım'ın yanında olduğu sırada meydana gelen bir

olaydan dolayı.' 'Nasıl oldu?' diye sordum. Dedi ki: 'Bir hırsız birinin

malını çaldığını itiraf etti ve Halife'den hakkında şer'î hükmü uygulamak

suretiyle kendisini arındırmasını istedi. Bunun üzerine halife

fıkıh bilginlerini meclisinde topladı. Muhammed b. Ali'yi de

çağırmıştı. Halife bizden elin nereden kesilmesi gerektiğini sordu.

 

564 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

çağırmıştı. Halife bizden elin nereden kesilmesi gerektiğini sordu.

Ben dedim ki: 'Bilekten kesilmesi gerekir. Çünkü yüce Allah, teyemmümle

ilgili olarak, 'Yüzlerinizin ve ellerinizin bir kısmını

meshedin.' buyurmuştur.' Orada bulunanlardan bazıları da benim

görüşümü benimsediler."

"Başkaları da dediler ki: 'Bilâkis, elin dirsekten kesilmesi

gerekir.' Halife 'Buna ilişkin kanıtınız nedir?' diye sordu. Dediler ki:

Çünkü yüce Allah abdestle ilgili olarak, "...ve ellerinizi dirseklere

kadar" buyurmuştur. Bu da, elin sınırının dirseklere kadar olduğunu

gösterir."

"Sonra halife, Muhammed b. Ali'ye döndü ve şöyle dedi: 'Bu

konuda sen ne dersin, ey Ebu Cafer?' Dedi ki: 'Bu zatlar, konu

hakkında konuştular, ey Emir-ül Müminin.' Halife, 'Onların dediklerini

bırak, sen ne diyorsun?' dedi. O, 'Beni bu hususta muaf tut, ey

Emir-ül Mü-minin.' dedi. Halife, 'Görüşünü belirtmen için seni Allah

adına yemine veriyorum.' diye diretince, o şöyle dedi: Madem ki,

beni Allah adına yemine veriyorsun, ben de görüşümü açıklayacağım.

Ben diyorum ki: Bu zatlar, sünnete aykırı görüşler ortaya koydular.

Çünkü elin parmakların mafsallarından kesilmesi ve avucun

bırakılması gerekir."

"Halife, 'Buna ilişkin kanıtın nedir?' diye sordu. Dedi ki:

'Resulullah'ın (s.a.a) şu sözü, 'Secde yedi organla yapılır: Yüz, iki

el, iki diz ve iki ayak.' Eğer adamın elini bilekten veya dirsekten

kesersen secde edeceği bir eli olmaz. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

'Secde yerleri Allah'ındır.' Burada secde edilirken yere konulan

bu yedi organ kastedilmiştir. 'O hâlde Allah'la beraber, bir

başkasını çagırmayın.' Dolayısıyla Allah'ın olan bir şey kesilmez.

Mu'tasım bu cevabı çok beğendi ve hırsızın elinin parmak mafsallarından

kesilmesini ve avucun bırakılmasını emretti. İbn-i Ebu

Davud dedi ki: Işte o zaman benim için kıyamet koptu ve keşke

yaşıyor olmasaydım, diye temenni ettim."

 

İbn-i Ebu Zurkan devamla şunları söyledi: İbn-i Ebu Davud dedi

ki: 'Üç gün sonra kalktım, Mu'tasım'ın yanına gittim ve dedim ki:

 

Mâide Sûresi 33-40 ............................................................. 565

 

'Emir-ül Müminin'e öğüt vermek benim için vaciptir. Bundan dolayı

cehenneme gireceğimi bilmeme rağmen kendisine bir şey söyleyeceğim.'

Mu'tasım, 'Nedir o?' diye sordu. Dedim ki: 'Emir-ül

Müminin, meclisine tebasının fukahasını ve ulemasını dinî bir meseleden

dolayı toplayıp, buna ilişkin hükmü onlara soruyor. Onlar

da konuya ilişkin görüşlerini belirtiyorlar. Mecliste Emir-ül Mümininin

oğulları, komutanları, vezirleri ve kâtipleri de hazır. Diğer insanlar

da kapı arkasından konuşulanları dinliyorlar. Sonra Emir-ül

Müminin kalkıp onca fukaha ve ulemanın sözünü bir yana bırakarak,

ümmetin bir kısmının imam olduğunu ve hilâfet makamına

daha lâyık olduğunu savunduğu bir adamın görüşünü benimsiyor,

diğerlerinin görüşlerini dikkate almıyor!' İbn-i Davud dedi ki: 'Benim

bu sözlerim üzerine Mu'tasım'ın yüzünün rengi değişti. Yaptığım

uyarının önemini kavradı ve bana, 'Allah, bu hayırlı uyarından

dolayı seni hayırla ödüllendirsin.' dedi."

"Sonra dördüncü gün, vezirlerinin kâtiplerinden birini, onu (Muhammed

b. Ali'yi) evine davet etmek üzere görevlendirdi. Adam

onu davet etti, fakat o daveti kabul etmedi ve: 'Biliyorsun ki, ben

sizin toplantılarınıza katılmam.' dedi. Adam: 'Ben seni yemeğe

davet ediyorum. Sergilerime ayak basmanı ve evime girmeni, böylece

evimi bereketlendirmeni istiyorum. Ayrıca Halifenin vezirlerinden

falan oğlu falan da seninle karşılaşmak istiyor.' dedi. Ebu

Cafer adamın evine gitti. Yemeği yiyince, zehirin acısını hissetti.

Binek hayvanının getirilmesini istedi. Ev sahibi kalmasını isteyince:

Gitmem, senin için evinde kalmamdan daha iyidir.' dedi. Ve

üzerinden o gün ve o gece geçmeden vefat etti." [c.1, s.319-320,

h:109]

 

Ben derim ki: Bu olay başka kanallardan da aktarılmıştır. Daha

önce tekrarlanan bazı rivayetler gibi bu rivayeti uzun olmasına

rağmen aktarmamızın sebebi, bazı Kur'ânî incelikleri içermesidir.

Ki ayetlerin anlaşılmasında bunlardan yararlanılabilir.

 

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Ahmed, İbn-i Cerir ve İbn-i Ebu

Hatem, Abdullah b. Ömer'den şöyle rivayet ederler: "Resulullah

 

566 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

(s.a.a) zamanında bir kadın hırsızlık yaptı. Kadının sağ eli kesildi.

Ardından kadın: 'Ya Resulullah, benim tövbem kabul olur mu?'

diye sordu. Resulullah (s.a.a)buyurdu ki: 'Evet, sen bu gün, annenden

doğduğun günkü gibi, günahından berisin.' Bunun üzerine Mâide

suresindeki şu ayet indi: Kim yaptıgı haksızlıktan sonra tövbe eder

ve durumunu düzeltirse, şüphesiz Allah rahmetiyle ona dönüp

tövbesini kabul eder. Çünkü Allah bagışlayandır,

esirgeyendir."

 

Ben derim ki: Bu rivayet, bir tür uyarlamadır. Çünkü ayetin

önceki ayetle bağlantılı olduğu ve her iki ayetinde birlikte indiği

apaçık ortadadır.

 

 

 

Mâide Sûresi 41-50 ....................................................... 567

 

568 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

41- Ey Elçi! Ağızlarıyla "inandık" dedikleri hâlde kalpleri inanmamış

olan (munafık)lardan ve Yahudilerden küfürde yarışanlar

seni üzmesin. Onlar (Yahudiler), yalana kulak verenler, sana gelmemiş

olan bir başka kavme kulak verenlerdir. O kavim, kelimeleri

yerlerine konulduktan sonra kaydırırlar; "Eğer size bu verilirse alın;

eğer bu verilmezse sakının" derler. Allah kimi fitneye düşürerek

sınamak isterse, sen onun için Allah'tan hiçbir şeye malik olamazsın.

Onlar öyle kimselerdir ki Allah, onların kalplerini temizlemek

istememiştir. Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için

ahirette de büyük bir azap vardır.

 

Mâide Sûresi 41-50 ....................................................... 569

 

42- Yalana kulak verirler, haram yerler. Sana gelirlerse, ister

aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir; eğer onlardan yüz

çevirirsen, sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen,

aralarında adaletle hüküm ver. Çünkü Allah adalet sahiplerini sever.

 

43- Içinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken,

seni nasıl hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından [Tevrat'taki

hükümden] dönüyorlar?! Gerçekte onlar inanmış değillerdir.

 

44- Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme [itikadî

bilgiler] ve nur [şer'î hükümler] vardır. (Allah'a) teslim olmuş peygamberler,

onunla Yahudilere hüküm verirlerdi ve kendilerini Allah'a

vermiş rabbanîler ve âlimler de, Allah'ın kitabını korumakla

görevlendirildiklerinden ve onu gözetip kolladıklarından (onunla

hüküm verirlerdi). O hâlde, insanlardan korkmayın, benden korkun

ve benim ayetlerimi az bir paraya satmayın! Kim Allah'ın indirdiğiyle

hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir.

 

45- Onda onlara: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa

kulak, dişe diş ve yaralara karşı kİsas yazdık. Kim bunu bağışlarsa,

o kendisi için keffaret olur. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse,

işte onlar zalimlerdir.

 

46- Onların izleri üzerine arkalarından, önündeki Tevrat'ı doğrulayıcı

olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona, içinde yol

gösterme ve nur [şer'î yasalar] bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayıcı,

korunanlar için yol gösterici ve öğüt olarak Incil'i verdik.

 

47- İncil sahipleri, Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsinler. Kim

Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fasıklar (yoldan çıkmışlar)

dır.

 

48- Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onlara

egemen olarak bu kitabı gerçek üzere indirdik. Şu hâlde insanlar

arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp

onların keyiflerine uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir

yol belirledik. Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı; fakat

 

570 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

size verdiği nimetler içinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayırlı işlerde

yarışın; hepinizin dönüşü Allah'adır. O size ayrılığa düştüğünüz

şeyleri haber verecektir.

 

49- Insanlar arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine

uyma. Onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni

şaşırtmalarından sakın. Eğer dönerlerse, bil ki Allah, bazı günahları

yüzünden onları felâkete uğratmak istiyordur. Zâten insanların

çoğu yoldan çıkmışlardır.

 

50- Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgisi olan

bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Bu ayetler birbirleriyle bağlantılıdır. Tümüne tek bir ahenk egemendir.

Baştan sona aynı akış sürüp gitmektedir. Bundan da

anlaşılıyor ki, ayetler, Ehlikitab'a mensup bir grup hakkında

inmiştir. Adı geçen grup, Tevrat'ın bazı hükümleriyle ilgili olarak

Resulullah'ın hükmüne başvururlar. Beklentileri, Hz. Muhammed-

'in (s.a.a) Tevrat'ın konuya ilişkin hükmünden farklı bir hüküm vereceği

yönündedir. Böylece Tevrat'ın ağır hükmünden kaçıp Peygamberimizin

(s.a.a) hükmüne razı olacaklar.

Bu arada, aralarında şu tür bir konuşma yapmayı da ihmal

etmiyorlar: "Eger size bu verilirse -yani kişisel arzularınıza uyan

hüküm verilirse- alın; eger bu verilmezse -yani size Tevrat'ın hükmü

öngörü-lürse- sakının!"

 

Hz. Peygamber (s.a.a) onları Tevrat'ın hükmüne uymaya yöneltir,

onlar bundan kaçınırlar. Bu arada, münafıklardan bir grup da,

Ehlikita-b'ın, Peygamberimizden fetva isteyen, hükmüne başvuran

mensupları gibi bir eğilim içine girerler. Peygamber'in (s.a.a) aklını

çekip, hevadan hüküm vermesini, güçlülerin tarafını tutmasını,

yani cahiliye hükmüyle hükmetmesini isterler. Oysa: "Kesin bilgisi

olan bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?"

Bu değerlendirme, ayetlerin nüzul sebebine ilişkin rivayetleri

desteklemektedir.

 

Mâide Sûresi 41-50 .......................................................... 571

 

Buna göre, ayetler Yahudiler hakkında inmiştir. İçlerindeki eşraf

takımından evli iki kişi zina ederler. Hahamlar, Tevrat'ta böyle

durumlar için öngörülen taşlayarak öldürme (recm) cezasını kırbaç

cezasıyla değiştirmek isterler. Bu arada, evli insanların zina etmeleri

durumunda çarptırılacakları cezayı öğrenmek üzere Peygamberin

(s.a.a) ya-nına adam gönderirler. Şayet kırbaç cezasını öngörürse

kabul edin, taşlayarak öldürmeyi öngörürse kabul etmeyin,

diye de tembih ederler. Resulullah (s.a.a) taşlayarak öldürme

hükmünü verir. Bunun üzerine Yahudiler, bunu kabul etmekten

kaçınırlar. Bu arada Resulullah (s.a.a), İbn-i Suriya'dan Tevrat'ın

konuya ilişkin hükmünü sorar ve gerçeği gizlememesi için onu Allah

ve ayetleri adına yemine verir. Adam doğruyu söyler ve

Resulullah'a recm hükmünün Tevrat'ta mevcut olduğunu belirtir.

İnşallah, ilerideki hadisler bölümünde bu olayı daha detaylı bir şekilde

ele alacağız.

 

Bununla beraber ayetler açıklamaları itibariyle bu özel durumdan

bağımsızdırlar ve nüzul sebebine ilişkin rivayetlerde anlatılanlarla

kayıtlı değiller. Yaşanan gelişmelere ilişkin özel sebeplerden

dolayı inen Kur'ân ayetlerinin tipik bir özelliğidir bu. Bu gibi ayetlerin

iniş sebeplerinin, ayetlerin birçok amacı arasında sadece belli

bir payları olur. Bunun tek nedeni, Kur'ân'ın evrensel ve sürekli bir

kitap oluşu, herhangi bir zaman veya mekânla kayıtlanamayacağı,

belli bir kavme veya özel bir olaya özgülenemeyeceği gerçeğidir.

Ulu Allah konuya ilişkin olarak şöyle buyurmuştur: "O sadece bütün

âlemler için bir ögüt-tür." (Yûsuf, 104) "Âlemlere uyarıcı olması

için kuluna Furkan'ı indiren Allah pek kutludur." (Furkan, 1) "O, eşsiz

bir kitaptır. Ki ne önünden, ne de arkasından ona batıl gelmez."

(Fussilet, 42)

 

"Ey Elçi!...küfürde yarışanlar seni üzmesin." Bu ifade, ayette sözü

edilen kimselerden gördüğü kötü muamele karşısında, Peygamberin

(s.a.a) gönlünü hoş tutma, ona moral destek sağlama amacına

yöneliktir. Ayette sözü edilenler, küfürde yarışanlardır, hızlı

adımlarla küfür yolunda koşuşturanlardır. Bunların fiillerinden ve

 

572 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

sözlerinden küfrün gerekleri birer birer orta yere dökülür. Bunlar

küfürde yarışan kâfirlerdir. Küfürde yarışmak, küfre doğru yarışmaktan

farklıdır.

 

"Ağızlarıyla "inandık" dedikleri hâlde kalpleri inanma-mış olanlardan"

Küfürde yarışanlara, yani münafıklara ilişkin bir açıklamadır

bu. Burada nitelik, nitelenenin yerine konulmuştur. Bunun-la

yasağın nedenine işaret etmek amaçlanmıştır. Nitekim, önceki nitelik,

yani: "küfürde yarışanlar" ifadesi, yasaklanan şeyin nedenine

yönelik bir işarettir. Dolayısıyla -Allah doğrusunu herkesten daha

iyi bilir- şöyle bir anlam belirginlik kazanıyor: Bunların küfürde yarışmaları,

senin üzülmene neden olmasın. Çünkü onlar, yalnızca

dilleriyle i-nanmışlar, kalpleriyle değil; onlar mümin değildirler.

Sana gelip bir şeyler söyleyen Yahudiler de öyle.

Ayetin akışından anlaşıldığı kadarıyla "ve Yahudilerden" ifadesi,

"Agızlarıyla inandık, dedikleri hâlde kalpleri inanmamış olanlardan"

ifadesine atfedilmiştir. Yeni bir başlangıç değildir. Buna

göre, "Yalana kulak verenler sana gelmemiş olan bir başka kavme

kulak verenler" ifadesi, mahzuf müptedanın haberidir. Yani,

"Onlar, yalana kulak verenlerdirler."

Uyum içinde sıralanan bu cümleler, Yahudilerin durumunu

açıklamaya yöneliktir. Ayetin girişinde işaret edilen münafıkların

durumunun ise, bu niteliklerle örtüşmediği açıktır.

Buna göre, sözü edilen bu Yahudiler, yalanı dinleyenlerdir. Yani

yalan olduğunu bile bile onu sürekli dinlerler. Aksi takdirde bir

yergi niteliği olarak kullanılmazdı. Onlar ayrıca, sana gelmeyen bir

kavmi de çokça dinlemektedirler. Kendilerine yapılan bütün telkinleri

kabul ediyor, kendilerinden istenen her şeyi yerine getiriyorlar.

Dinlemenin farklı anlamlar ifade etmesi nedeniyle "kulak verenler"

ifadesi tekrarlanıyor. Çünkü birincisi "kulak verip dinlemek",

ikincisi ise "kulak verip kabul etmek" anlamında kullanılmıştır.

"Kelimeleri yerlerine konulduktan sonra kaydırırlar." Yani, yerlerine

iyice yerleştikten sonra, kelimeleri yerlerinden kaydırıp ilgisiz

anlamlara değiştirirler. Bu cümle, "bir başka kavme" sözünün ni-

 

Mâide Sûresi 41-50 ................................................. 573

 

teliği konumundadır. "Eger size bu verilirse alın; eger bu

verilmezse sakının' derler." sözü de öyle.

Ayeti bütün olarak ele aldığımızda şu husus ortaya çıkıyor: Bir

grup Yahudi, dinleri açısından cezayı gerektirirci bir suç işliyorlar.

On-lar bunun için öngörülen ilâhî cezayı da bilmektedirler. Fakat

bilginleri, sabitleşen bu hükmü değiştiriyorlar. Sonra içlerinden bir

grubu Hz. Resulullah'a (s.a.a) gönderiyorlar ve bu olay hakkında

hükmüne başvurmalarını emrediyorlar. Eğer bilginlerin verdiği

değiştirilmiş hükme uygun bir hüküm verirse alın, başka bir hüküm

verirse sakının, diye de tembihliyorlar.

 

"Allah kimi fitneye düşürerek sınamak isterse, artık sen onun için

Allah'tan hiçbir şeye malik olamazsın." Görünen o ki bu cümle, bir

ara cümle konumundadır. Bununla anlatılmak istenen şudur: Onlar,

bu olayda ilâhî bir fitne ile sınanmaktadırlar. Do-layısıyla Peygamber

(s.a.a) müsterih olmalı, üzülmemelidir. Çünkü bu iş Allah'-

tandır ve O'na dönmektedir. Peygamber, bu işte Allah adına hiçbir

role sahip değildir. Onların sınamadan geçirilmesi için bu iş illâki

olacaktı. Bu nedenle üzülmeyi gerektirecek hiçbir gerekçe yoktur.

"Onlar öyle kimselerdir ki Allah, onların kalplerini temizlemek istememiştir."

Dolayısıyla kalpleri önceki kirliliği üzere kalmıştır.

Günah üzere günah işedikleri, tekrar tekrar yoldan çıktıkları için,

Allah bununla onları saptırmıştır. Allah bununla ancak yoldan çıkanları

saptırır.

 

"Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için ahi-rette de büyük

bir azab vardır." Dünyada rezil olacaklarına ilişkin bir tehdittir bu.

Nitekim öyle oldular da. Ahirette de büyük bir azaba uğrayacakları

vaat ediliyor.

 

"Yalana kulak verirler, haram yerler." Ragıb el-Isfahanî el-

Müfredat adlı eserinde şöyle der: "es-Suht, gövdeden koparılmış

kabuk demektir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Feyushitekum biazabin:

bir azap ile kökünüzü keser." (Tâhâ, 61) Bazıları bu ifadeyi

"feyeshetekum" şeklinde okumuşlardır [ki, bu tarz okuyuş farkları

anlam değişikliğine neden oluşturmaz]. Araplar, ["kökünü kazıdı"

 

574 ................................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

anlamında] "sehatehu" ve "eshatehu" derler. Yasak ve haram olan

şey için de "es-suht" ifadesi kullanılır ki, bu gibi kişiyi utandıran

şeylerin onun dinin ve kişiliğini kökünden kazıdığı ima edilir. Yüce

Allah, "haram yerler..." (Mâide, 42) buyuruyor. Yani, dinlerini kökünden

kazıyacak haram şeyler yiyorlar. Resulullah efendimiz (s.a.a)

şöyle buyurmuştur: "Eti haramdan biten bedene ateş yaraşır."

Bundan dolayı rüşvete de "suht" denilmiştir."

Şu hâlde, haramdan kazınılan her mal "suht"tur. Ayetin akışı

gösteriyor ki, bu kelime ayette "rüşvet" anlamında kullanılmıştır.

Bu bağlamda haram mal yediklerine işaret edilmesinden anılıyoruz

ki: İçlerinden bir grubunu Hz. Peygamberin (s.a.a) yanına gönderen

bilginler, Allah'ın konuya ilişkin hükmünü tahrif etmek için

rüşvet almışlardı. Çünkü Allah'ın hükmü bazılarına zarar veriyordu.

Onlar rüşvet vererek bu zararın önüne geçmek istediler. Bilginleri

de rüşvet alarak Allah'ın hükmünü değiştirdiler.

 

Buradan hareketle anlıyoruz ki: "Yalana kulak veririler, haram

yerler." nitelemesi, tümü itibariyle, Yahudilerin tümüne yönelik bir

nitelemedir. Nitelemeyi aralarında paylaştırmak gerekirse, bu sefer,

"Yalana kulak verirler" sözü, önceki ayette sözü edilen Yahudilerin,

yani Hz. Peygamberin yanına gönderilenlerin ve onlarla aynı

kategoriye giren diğer uyrukların niteliğini, "haram yerler" sözü

ise, yine önceki ayette sözü edilen "bir başka kavm" in niteliğini

anlatıyor. Kİsacası, demek istenen şudur: Yahudilerin bir kısmı

rüşvet yiyen bilginler, bir kısmı da yalana kulak veren taklitçi kitlelerdir.

 

"Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir..."

Burada hükmüne başvurmaları durumunda, aralarında hüküm

vermek veya onlardan yüz çevirmek hususunda Peygamberimiz

serbest bırakılıyor. Bilindiği gibi, Peygamber efendimizin

(s.a.a) iki şeyden birini tercih etmesi, ancak gerektirici bir maslahata

göre belirginlik kazanır. Dolayısıyla mesele, Hz. Peygamberin

(s.a.a) görüşüne havale ediliyor.

 

Sonra yüce Allah, bu tercih bağlamında, Peygamberimize

 

Mâide Sûresi 41-50 ......................................................... 575

 

(s.a.a) aralarında hükmetmeyi terk etmesi, onlardan yüz çevirmesi

durumunda bunun kendisine zarar vermeyeceğini, açıklıyor ve aralarında

hükmetmesi durumunda adalet ilkesi doğrultusunda

hükmetmesi gerektiğini vurguluyor.

 

Sonuçta mesele şuraya gelip dayanıyor: Yüce Allah, onların

arasında hükmünün geçerli olmasından başka bir şeye razı

olmuyor. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.a) ya onlar hakkında Allah'ın

hükmünü uygulayacak ya da onlar hakkında hükmetmeyecek.

Başka bir hüküm vermesi ise, söz konusu değildir.

 

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni

nasıl hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından dönüyorlar?! Gerçekte

onlar inanmış değillerdir." Burada Yahudilerin bir tutumunun hayret

verici oluşuna dikkat çekiliyor. Şöyle ki: Kendileri kitap ve şeriat

sahibi bir ümmettirler. Senin peygamberliğini, getirdiğin kitabı ve



Geri   İleri
Go to TOP