A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
Geri   İleri


kurtardığını ve yeryüzünde egemen kıldıklarını vurguluyordu:

"Biz de istiyorduk o yerde ezilenlere lütfedelim, onları önderler

yapalım, onları mirasçı kılalım." (Kasas, 5) Şu ayetten de anlaşıldığı

gibi, İsrailoğulları bu durumu Hz. Musa'dan (a.s) biliyorlardı: "Ey

Musa, sen bize gelmezden önce de, sen bize geldikten sonra da

bize işkence edildi." (A'râf, 129)

 

"Artık sen yoldan çıkmış o toplum için üzülme." ifadesi de

buna tanıklık etmektedir. Çünkü bu ifadeden anlaşılıyor ki Hz. Musa,

soydaşlarının üzerine ilâhî gazabın inmesinden endişe duyuyordu.

Dolayısıyla çölde şaşkın dolaşma cezasına çarptırılmış olmalarından

dolayı üzüntü duyması beklenen bir şeydi.

 

"Allah buyurdu ki: Öyleyse orası onlara kırk yıl yasaklandı; yeryüzünde

şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen yoldan çıkmış o toplum için

üzülme." "Orası" ifadesindeki zamir "kutsal topraga" dönüktür. Yasaklamadan

maksat, tekvinî=varoluşsal yasaktır. Yani evrensel

takdir kapsamındadır. Ayetin orijinalinde geçen "yetîhûne" fiilinin

mastarı olan "el-tîhu" kelimesi şaşkınlık anlamına gelir. "el-Ard"

kelimesinin başındaki "el" takısı ise, muhatapların zihninde önceden

belirginleşen anlama göndermede bulunmaktadır. "fela te'se"

ifadesi Hz. Musa'nın soydaşlarının durumundan dolayı üzülmemesi

için yapılan bir uyarıdır. Böylece yüce Allah, Hz. Musa'nın dua

ederken soydaşları için kullandığı, "fasıklar=yoldan çıkmışlar" niteliğini

onaylamış oluyor.

 

Dolayısıyla kastedilen anlam şudur: Kutsal toprak, yani oraya

girmek ve orayı mülk edinmek onlara yasaklanmıştır. Yani, kırk yıl

boyunca oraya girmemelerine hükmettik. Bulundukları yerde şaşkın

şaşkın dolaşacaklar, ne uygar bir toplum olup bir yerleşim biriminde

ikamet edecekler, ne de Bedeviler gibi kabilevî bir hayat

yaşayacaklar. Böyle bir cezaya çarptırıldılar diye, yoldan çıkmış

toplum için üzülme. Çünkü onlar fasıktırlar, yoldan çıkmışlardır.

Suçlarının cezasını çektikleri zaman onlara üzülmek yakışmaz.

 

Mâide Sûresi 20-26 ................................................. 497

 

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

 

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Ebi Hatem Ebu Said el-Hudri'den

şöyle rivayet eder: Resulullah efendimiz (s.a.a) buyurdu ki:

"İsrailoğullarından bir kimsenin hizmetçisi, bineği ve karısı olsaydı,

o adam kral olarak yazılırdı."

 

Aynı eserde, Ebu Davud'un mürsel hadisleri topladığı "Merasil"

adlı kitabından naklen Zeyd b. Eslem'in "sizi krallar yaptı." ifadesiyle

ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: Resulullah (s.a.a) buyurdu

ki: "Bundan maksat, eş, ev ve hizmetçi sahibi olmalarıdır."

 

Ben derim ki: Bu iki rivayetin dışında, aynı anlamı içeren başka

rivayetler de aktarılmıştır. Ne var ki, ayet akışı itibariyle bu tarz

bir yoruma elverişli değildir. Gerçi İsrailoğulları geleneğinde, bir evi,

bir karısı ve bir hizmetçisi olan herkese kral adının verilmesi veya

böylesini kral olarak yazmaları mümkün olabilir; ancak şurası

açıktır ki İsrail-oğullarının tümü, hizmetçilerine varıncaya kadar,

bu şekilde ev, eş ve hizmetçi sahibi değildiler. Dolayısıyla, bu niteliğe

sahip olanlar, içlerindeki bazı kimselerdi.

 

Kaldı ki bu hususta başka toplumlar ve kuşaklar da benzeri bir

konumdaydılar. Ev, eş ve hizmetçi sahibi olmak bütün toplumlarda

yaygın olan bir gelenektir, bu geleneği olmayan bir toplum

gösterilemez. Durum böyle olunca, İsrailoğullarına özgü bir uygulama

olmadığı ortaya çıkıyor. Yüce Allah'ın bunu kastederek, onları

krallar yaptığından söz edip minnet etmesi de mümkün değildir.

Oysa ayetin akışı, ilâhî minnetin somut örneklerini sergilemeye

yöneliktir.

 

Bu gerçek dikkatleri çekmiş olmalı ki, bazı rivayetlerde kimi

yorumlara gerek duyulmuştur. Örneğin Katabe'den şöyle rivayet

edilir: "İlk kez hizmetçi edinenler İsrailoğullarıdır." Ancak bu değerlendirme

tarihsel gerçeklerle bağdaşmıyor.

 

Şeyh Müfid, Emalî adlı eserinde kendi rivayet zinciriyle Ebu

Hamza'dan, o daİmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet eder: "Hz.

Musa (a.s) İsrailoğullarını kutsal topraklara getirdiğinde onlara

 

498 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

dedi ki: 'Allah'ın size yazdıgı kutsal topraga girin ve arkanıza

dönmeyin, yoksa hüsrana ugrarsınız.' Yüce Allah, kutsal toprakları

onlar için yazmış olmasına rağmen "Onlar dediler ki, 'Ey Musa!

Orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya

girmeyiz. Eger oradan çıkarlarsa, oraya gireriz.' (Allah'tan) korkanların

içinden, Allah'ın kendilerine nimet verdigi iki adam dedi

ki: 'Onların üzerine kapıdan girin. Eger oradan girerseniz, muhakkak

ki siz galip gelirsiniz. Haydi eger müminler iseniz, ancak

Allah'a dayanın.' Dediler ki: 'Ey Musa! Onlar orada oldugu sürece,

biz oraya asla girmeyiz. O hâlde sen ve Rabbin gidin, savaşın; biz

burada oturacagız. Musa, 'Rabbim! Ben kendimden başkasına

malik degilim; kardeşim de öyle. O hâlde bizimle o yoldan çıkmış

toplumun arasını ayır' dedi.' Kutsal topraklara girmekten kaçınınca,

Allah orayı onlara yasakladı. Bunun üzerine dört fersahlık bir

yerde kırk yıl boyunca şaşkın şaşkın dolaşıp durdular. Sen yoldan

çıkmış o toplum için üzülme."

İmam Cafer Sadık (a.s) dedi ki: "Akşam olunca içlerinden biri,

yolculuk var, diye seslenirdi. Bunun üzerine denklerini yükleyip

hayvanlara özel bir âhenk okuyarak ve onları dürtükleyerek telaşla

yola koyulurlardı. Şafak sökünceye kadar durmaksızın yürürlerdi.

Bu sırada yüce Allah yere bir yuvarlak şeklini almasını emrederdi.

Böylece sabah olunca, kendilerini akşam ayrıldıkları konaklama

yerlerinde buluverirlerdi ve yolu şaşırdınız, derlerdi. Kırk yıl boyunca

bu minval üzere orada bekleyip durdular. Üzerlerine kudret helvası

ve bıldırcın eti indiriliyordu. Yuşa b. Nun ve Kaleb b. Yufenna

ile bunların oğullarının dışındaki herkes öldü. Yaklaşık kırk fersahlık

alanda şaşkın bir hâlde do-laşıp dururlardı. Göç etmek istedikleri

zaman elbiseleri ve ayakkabıları kuruyarak taş kesilirlerdi."

İmam şunları da ekledi sözlerine: "Beraberlerinde bir taş vardı.

Taşı yere koyduklarında, Hz. Musa (a.s) asasıyla taşa vururdu ve

taştan on iki pınar fışkırırdı. Her kabileye bir pınar düşüyordu. Tekrar

yola çıktıklarında su taşa geri dönüyordu. Taşı hayvana yükleyip

yola çıkarlardı..."

 

Mâide Sûresi 20-26 ........................................................ 499

 

Ben derim ki: Buna yakın anlamlar içeren rivayetlerin sayısı

oldukça fazladır ve gerek Şiî, gerekse Sünnî kaynaklarda aktarılmıştır.

Hadisin akışı içinde, "İmam Cafer Sadık (a.s) dedi ki" diye

başlayan ifade başka bir rivayettir. Bu rivayetler çölde şaşkın şaşkın

dolaştıkları sırada İsrailoğullarının yaşadıkları çeşitli serüvenlere

işaret eden anlamlar içeriyor olmakla beraber, Allah'ın

kelâmında bunları destekleyen ifadeler bulunmamaktadır. Ama

aynı zamanda, Kur'ân'la çelişen anlamlar da içermemektedirler.

Hz. Musa zamanında İsrailoğullarının durumu, hayret uyandırıcıdır,

hayatlarının her alanında olağanüstü gelişmelere tanık oluyorlar.

Dolayısıyla yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşmalarının rivayetlerde

tasvir edildiği gibi olması için hiçbir sakınca yoktur.

Tefsir-ul Ayyâşî'de Mes'ade b. Sadaka'dan, o daİmam Cafer

Sa-dık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "İmama, "Allah'ın size yazdıgı

kutsal topraga girin." ayetinin anlamı soruldu. Buyurdu ki: "Allah,

orayı on-lara yazdı, sonra sildi, sonra onların çocuklarına yazdı. Çocukları

oraya girdiler. "Allah diledigini siler, diledigini yerinde bırakır.

Ana kitap O'nun katındadır." [c.,1 s.904, h:72]

 

Ben derim ki: Bu anlamda bir hadis, İsmail Cu'fi aracılığıyla

İmam Cafer Sadık'tan Zürare, Hamran ve Muhammed b. Müslim

aracılığıyla daİmam Bâkır'dan rivayet edilmiştir.1 Bu rivayetteİmam

(a.s) kutsal toprakların yazılmasını, Hz. Musa'nın (a.s) "kutsal

toprağa girin" hitabına muhatap olanlarla, oraya girenler açısından

mukayese etmiştir. Dolayısıyla yerlerin yazıldığı kimseler açısından

"bedâ" gerçekleştiği sonucu çıkıyor. Bununla ayetin zahirinden

anlaşıldığı şekliyle "yazılma oraya girenlerle ilgilidir." anlamı

arasında bir çelişki yoktur. Olay şudur:

 

Kırk yıl boyunca oradan yoksun bırakılıyorlar, sonra yeniden

orası kendilerine bahşediliyor. Çünkü ayette hitap, anlam itibariyle

İsrail toplumuna yöneliktir. Bu açıdan, kendilerine "giriş" yazılanlarla

bizzat girenler birdir. Onlar bir ümmettiler ve Allah kutsal top-

------

1- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.304, h:69 ve 71]

 

500 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

raklara girmeyi bu ümmete yazmıştı. Sonra oraya girişleri bir süre

yasaklandı, ardından tekrar onlara söz konusu yerlere girmeyi

bahşetti. Kişiler açısından bir başlangıç söz konusu olsa da, genelde

böyle bir şeyden söz edilemez.

 

el-Kâfi adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle

Abdurrahman b. Yezid'den, o daİmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle

rivayet eder: Resu-lullah (s.a.a) efendimiz buyurdu ki: "Davut Peygamber

(a.s) cumartesi günü ansızın öldü. Kuşlar kanatlarıyla cenazesinin

üzerine gölge yaptılar. Musa İsrailoğullarının çölde şaşkın

şaşkın dolaştıkları sırada öldü. Biri gökten şöyle bağırdı: Musa

öldü! Hangi nefis ölmeyecek ki?!" [Füru-u Kâfi, c.6, s.111-112, h:4]

 

Mâide Sûresi 27-32 ..................................................... 501

 

27- Onlara Âdem'in iki oğlunun gerçek haberini oku: Hani her

biri, (Allah'a) yaklaşmak için (bir şey) sunmuşlardı da birisinden

kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. (Ameli kabul edilmeyen,

kabul edilene) "Seni öldüreceğim" demişti. (O da,) "Allah ancak

takva sahiplerinden kabul eder." dedi.

 

28- "Andolsun ki eğer sen beni öldürmek için bana elini uzatırsan,

ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü

ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.

 

502 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

29- Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da

yüklenip ateş ehlinden olasın. Zalimlerin cezası işte budur."

 

30- Nefsi, kardeşini öldürme hususunda yavaş yavaş ona boyun

eğdi; (nihayet) onu öldürdü ve böylece ziyana uğrayanlardan

oldu.

 

31- Derken Allah, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini

göstermesi için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Katil kardeş)

"Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini

gömmekten aciz miyim (ben)?" dedi ve böylece pişman olanlardan

oldu.

 

32- Bundan dolayı İsrailoğullarına şöyle yazdık: Kim, bir cana

veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir

canı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu diriltirse,

bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun elçilerimiz onlara

açık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu, yine

yeryüzünde aşırı gitmektedirler.

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Ayetler, Âdem'in iki oğlunun kıssasını bildiriyorlar. Bu bağlamda

şunu da vurgulamış oluyorlar: Kıskançlık, o denli tehlikeli bir

duygudur ki, Âdem'in bir oğlunu kardeşini haksız yere öldürecek

kadar çılgına çevirebiliyor. Sonuçta büyük bir hüsrana uğruyor ve

derin bir pişmanlık duyuyor ki, hiçbir yararı olmuyor. Bu bakımdan

ayetler, önceki ayetler grubuyla bağlantılıdır. Orada

İsrailoğullarının Hz. Muhamme-d'in (s.a.a) elçiliğine inanmaktan

kaçınmaları üzerinde durulmuştu. Ki hak içerikli mesajı kabul etmekten

kaçınmalarının tek nedeni kıskançlık ve çekememezlikti.

Kıskançlık böyledir; insanı, kardeşini öldürmeye sürükler, sonra

onu ebediyen kurtulamayacağı bir vicdan azabının, onulmaz bir

pişmanlığın, yakıcı bir yürek sızısının pençesine atar. Öyleyse bu

kıssadan ibret alsınlar, kıskançlıkta ve inatla küfürleri içinde yüzmesinler.

 

Mâide Sûresi 27-32 .............................................................. 503

 

"Onlara Âdem'in iki oğlunun gerçek haberini oku..." "Utlû=oku" fiilinin

mastarı olan ve okumak anlamına gelen "tilavet" kelimesi,

"et-tulvu=takip etme" kökünden gelir. Bu şekilde isimlendirilmesinin

nedeni, bir haberi okuyan kimsenin, haberin bazı bölümlerini,

diğer bölümlerinin ardından, takip ettirerek okumasıdır. "en-Nebe"

ise, yararlı ve olumlu etkiler bırakan haber demektir. "Kurban" da,

kendisiyle yüce Allah'a veya bir başkasına yaklaşılmak istenen şey

anlamını ifade eder. Bu kelime, yapısı itibariyle mastardır, ikili

(tesniye) ve çoğul (cem) kalıbı almaz. "el-Takabbul" ise, önemseyerek,

özen göstererek kabul etmek demektir. "Aleyhim=onlara..."

kelimesindeki zamir, Ehlikitab'a dönüktür. Çünkü daha önce de

işaret ettiğimiz gibi, ayetlerin akışı içinde onlar kastedilmektedir.

Ayette Âdem adıyla anılan kişi, Kur'ân'ın insanlığın babası olduğunu

söylediği Âdem'dir. Bazı müfessirlere göre, burada sözü

edilen kişi İsrailoğullarına mensup bir adamdı. Bu adamın iki oğlu,

Allah'a sundukları kurbanlar yüzünden kavgaya tutuşmuş ve biri

diğerini öldürmüştü. Katilin adı Kabil veya Kain, öldürdüğünün adı

da Habil'di. Bu yüzden yüce Allah, kıssanın akışı içinde, "Bundan

dolayı İsrailogullarına şöyle yazdık..." buyurmuştur.

 

Ne var ki, bu yorum üç açıdan yanlıştır:

Birincisi: Kur'ân, insanlığın babası olan zattan başka "Âdem"

adında birinden söz etmemiştir. Dolayısıyla bu insanlığın babası

olan Âdem'den başkası kastedilmiş olsaydı, kıssada herhangi bir

belirsizlik olmaması için buna ilişkin somut bir karineye yer verilmiş

olması gerekirdi.

 

İkincisi: Kıssanın akışı içinde, "Allah... bir karga gönderdi." gibi,

yer verilen motifler, ancak düşünsel basitlik düzeyinde yaşayan

yalın kavrayışlı ilkel insanın durumuyla bağdaşabiliyor. Çünkü ilkel

insan, doğal algılayışıyla, yaşanan gelişmelerin toplamından oluşan

deneyimler sonucu bilgi edinirdi. Bu ayet ise, açık bir şekilde

katilin, cesedin toprağa gömülerek örtüleceğini bilmediğini ifade

etmektedir ki, bu insanlığın babası olan Âdem'in oğullarının durumuyla

örtüşüyor, İsrailoğullarına mensup bir adamın oğullarının

 

504 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

durumuyla değil. İsrail-oğulları, ulusal ölçekte de olsa, bir uygarlığa

sahiptiler; toplumsal yaşam açısından deneyimler edinmişlerdi.

Ölüleri gömmek gibi bir olguyu, herhangi bir İsraillinin bilmemesi,

bu bakımdan makul değildir.

 

Üçüncüsü: Söz konusu görüşü savunan müfessirler, "Bu yüzden

Allah, kıssanın akışı içinde, 'Bundan dolayı İsrailogullarına

şöyle yazdık' buyurmuştur." sözleriyle, ayetle ilgili olarak yöneltilen

bir soruyu cevaplandırmak istemişlerdir. Soru şudur: Kıssanın

işaret ettiği durum, yani bir insanı öldüren, bütün insanları öldürmüş

gibidir; bir insanı dirilten de bütün insanları diriltmiş gibidir,

hükmü bütün insanları kapsayan bir olgu olduğu hâlde, neden

hükmün yazılışı salt İsrail-oğullarına özgü kılınmıştır?

İşte söz konusu müfessirler bu soruya şu cevabı vermişlerdir:

"Bu yüzden Allah, kıssanın akışı içinde... buyurmuştur: "Yani katil

ve maktul, insanlığın babası Âdem'in oğulları değildirler ki, kıssaları

da insan türünün ilk bireyleri arasında yaşanan bu olayı içermiş

olsun. Aksine onlar, İsrailoğullarına mensup bir adamın çocuklarıydılar.

Dolayısıyla onlara ilişkin kıssa da, özel-ulusal bir haber

niteliğindedir. Bu yüzden kıssadan alınması gereken ibret de salt

İsrailoğullarına özgü olarak yazılmıştır.

 

Ama bu yorum sorunu çözmeye yetmiyor. Soru hala zihinleri

kurcalamaya devam ediyor. Çünkü bir insanı öldürmenin bütün insanları

öldürmek gibi olması, bir insanı diriltmenin de bütün insanları

diriltmek gibi olması, insan türünün arasında meydana gelen

tüm öldürmelerle irtibatlı bir olgudur. İnsanların sadece belli bir

kısmıyla sınırlandırılamaz. İsrailoğullarından önce nice adam öldürmeler

olmuştur. Işaret edilen bu öldürme olayından önce de.

Öyleyse bu hükmü özel bir öldürmeyle irtibatlandırmak ve belli bir

kavim için öngörmek niye?

 

Kaldı ki, şayet durum söz konusu müfessirlerin anladığı gibi

olsaydı: "Sizden kim bir canı öldürse..." şeklinde bir ifadenin kullanılmış

olması daha uygun olurdu. Böylelikle, hükmün onlara özgü

olduğu ancak o zaman belirginlik kazanabilirdi. Sonra, kendi için-

 

Mâide Sûresi 27-32 ..................................................... 505

 

de tutarlı olmayan bu özgü kılma olgusuyla ilintili soru yeniden

gündeme gelirdi.

 

Oysa sorunu kökünden çözecek cevap şudur: "Kim, bir cana...

karşılık olmaksızın bir canı öldürürse..." ifadesi, yasal bir hükümden

çok evrensel bir hikmeti içermektedir. Dolayısıyla,

"İsrailoğullarına yazılması"nın anlamı, bu hikmetin yararlarının ve

sonuçlarının onlarla birlikte tüm insanları kuşatacak genellikte

olmakla birlikte, onlara açıklanmasıdır. Tıpkı, Kur'ân'da birtakım

hikmet ve öğütlerin yararlarının sırf Hz. Muhammed'in (s.a.a) ümmetine

özgü kılınmamasına karşın, doğrudan onlara açıklanması

gibi. Ayette, bu hikmetin onlara açıklanmasından söz edilmesinin

gerekçesi de, genel ayetler grubunun, onlara öğüt verme, onları

uyarma ve Hz. Muhammed'i (s.a.a) kıskanmalarından, inatçı tutumlarını

sürdürmelerinden, fitne ateşini alevlendirmelerinden,

savaşlara sebebiyet vermelerinden ve doğrudan doğruya Müslümanlara

savaş açmalarından dolayı onları kınama, ayıplama ve

utandırma amacına yönelik olmasıdır.

 

Bu nedenledir ki, "Kim... bir canı öldürürse..." ifadesinin devamında,

şu değerlendirme cümlesine yer verilmiştir: "Andolsun

elçilerimiz onlara açık deliller getirdiler; ama bundan sonra da

onlardan çogu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler." Kaldı ki söz

konusu müfessirlerin, kıssadan çıkardıkları sonucu destekleyecek

mahiyette herhangi bir rivayet veya tarihsel bir vakıa söz konusu

değildir.

 

Dolayısıyla, "Âdem'in iki oglunun gerçek haberini..." ifadesiyle

insanlığın babası Âdem'in (a.s) kastedildiği anlaşılıyor. ifadenin -

haber veya oku kelimesiyle ilintili- "hakk=gerçek olarak" ifadesiyle

kayıtlandırılması da gösteriyor ki, bu haberle ilgili olarak aralarında

dolaşan rivayetlerde tahrif ve eksiklik söz konusuydu. Ki öyledir.

Bu kıssa Tevrat'ın "Tekvin Kitabı"nın dördüncü babında yer alır.

Ama burada, bir karganın gönderilişinden ve onun toprağı eşeleyişinden

söz edilmez. Öte yandan Tevrat'ın anlatımıyla kıssada ulu

Allah'ı bir cisim gibi görme anlayışı son derece belirgindir ki, Allah

 

506 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

bu tür asılsız yakıştırmalardan münezzehtir, yücedir.

"Hani her biri (Allah'a) yaklaşmak için (bir şey) sunmuşlardı

da birisinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti." ifadenin

akışından anlaşıldığı kadarıyla, kardeşlerden her biri yüce Allah'a

yaklaş-mak kastiyle bir şey sunmuştu. "Kurban" sözcüğünün

tesniye kalıbında kullanılmış olmaması, bu kelimenin mastar olup

tesniyesinin ve çoğu-lunun olmamasından dolayıdır.

 

"Seni öldürecegim, demişti. O da, 'Allah, sadece takva sahiplerinden

kabul eder.' dedi." Ilk sözü söyleyen katil, ikincisini söyleyen

de maktuldür. ifadenin akışı, onların birisinin kurbanının kabul

edildiğini, ötekisinin de kabul edilmediğini bildiklerini gösteriyor.

Peki, bunu nereden öğrendiler? Veya hangi kanıta dayanarak böyle

bir çıkarsama da bulundular? Ayette bu sorulara cevap olabilecek

bir açıklamaya yer verilmiyor.

 

Şu kadarı var ki, Kur'ân'ın bir yerinde, geçmiş ümmetler devrinde

veya özellikle İsrailoğulları arasında sunulan şeylerin kabul

edildiklerinin, bir ateşin gelip onları yakmalarıyla anlaşıldığına ilişkin

açıklamalar buluyoruz. Ulu Allah şöyle buyuruyor: "Onlar: 'Allah

bize; bize, gökten gelen ateşin yiyecegi (yakacagı) bir kurban getirmedikçe

hiçbir peygambere inanmamamızı emretti' derler. Onlara

de ki: Ben-den önce açık delillerle ve bu dediginiz ile nice

peygamberler geldi. Eger dogru söylüyorsanız, peki onları ne diye

öldürdünüz?" (Âl-i Imrân, 183)

 

Bir şeyler sunmak, bugün bile Ehlikitap arasında uygulanan bir

ibadettir.1 Dolayısıyla, bu kıssada işaret edilen kurbanın kabulü de

bu tarzda gerçekleşmiş olabilir. Özellikle kıssanın, bu tarz bir kurban

kabulüne inanan Ehlikitab'a yönelik olduğunu göz önünde bulundurduğumuz

zaman bu ihtimal daha bir güçleniyor. Artık nasıl

------

1- Yahudiler arasında çeşitli kurban sunma şekilleri vardır. Hayvan boğazlamak,

un, yağ ve ağız (yeni doğum yapmış hayvanın memesinden sağılan ilk

sütten elde edilen bir mamul) ve mevsimin ilk meyveleri gibi gıda maddelerini

sunmak. Hıristiyanlarsa ekmek ve şarap sunarak bunun gerçek anlamda Mesih'in

etine ve kanına dönüştüğüne inanırlar.

 

Mâide Sûresi 27-32 ..................................................... 507

 

olmuşsa, hem katil, hem de maktul, birinin kurbanının kabul edildiğini,

ötekisinin de kabul edilmediğini biliyorlardı.

 

Yine ayetin akışı, "Seni öldürecegim..." diyen kişinin, kurbanı

kabul edilmeyen kişi olduğunu ve bunu, içini kemiren kıskançlıktan

dolayı söylediğini gösteriyor. Çünkü ortada başka bir sebep

yoktur. Sonra maktul, bu tür bir sözü ve ölüm tehdidini gerektirecek

şekilde kendi iradesiyle bir suç işlemiş de değildir.

Şu hâlde, katilin "Seni öldürecegim..." şeklindeki tehdidi, kendi

kurbanı değil de maktulün kurbanının kabul olmasından dolayı

duyduğu kıskançlığın bir ifadesidir. Maktulün "Allah sadece takva

sahiplerinden kabul eder." diye başlayan ve yüce Allah tarafından

bize anlatılan sözleri ise, katilin dediklerine bir cevap niteliğindedir.

Bu bağlamda öncelikle şunu söylüyor: Kurbanın kabul edilmesinde

ve edilmemesinde kendisinin bir etkinliği ya da bir suçu yoktur.

Bir suç varsa, o da katil tarafından işlenmiştir. Allah'tan korkup

sakınmadığı için Allah, kurbanını kabul etmemek suretiyle

onu cezalandırmıştır.

 

İkincisi: Eğer katil, onu öldürmek istese ve bu amaçla ona elini

uzatsa, o onu öldürmek için elini uzatmayacaktır. Çünkü Allah'tan

korkup-sakınmaktadır. Bu takdirde sadece katilin, hem maktulün

günahını, hem de kendi günahını üstlenerek dönmesini istemektedir.

O zaman ateşin ehli olacak, ki zalimlerin cezası budur.

"Allah, sadece takva sahiplerinden kabul eder." sözü, fertleri

sınırlandırmaya yönelik bir ifadedir. Şöyle ki kabul, hem korunan,

hem korunmayan herkesin kurbanını kapsamaz. Ya da kalb (tersine

çevirme) sanatı açısından sınırlandırmayı ifade etmektedir.

Öyle anlaşılıyor ki, katil maktulün değil, kendi kurbanının kabul

edileceğini sanıyordu. Onun iddiasına göre, bu işin takvayla bir ilgisi

yoktu. Ya da yüce Alla-h'ın işin iç yüzünü bilmediğini, insanların

olguları birbirine karıştırıp yanılmaları gibi, O'nun da gerçeği karıştırıp

yanılabileceğini düşünüyordu.

 

Bu sözlerde, bir yandan ibadet ve kurbanların kabul olmalarıyla

ilgili bir gerçeğe parmak basılıyor; öbür yandan adam öldürme,

 



Geri   İleri
Go to TOP