A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
Geri   İleri


 

Gerçi felsefî eserler başlangıçta Arapça'ya tercüme edildi ve

Araplar arasında yayıldı, ancak el-Kindi ve bn-i Rüşd dışında filozoflar

çıkmadı Araplar arasında. Son zamanlarda felsefe Iran'da

yerleşti. Müslüman kelâmcılar felsefeye karşı çıkıp felsefeyle uğraşanlara

sert tepki gösterdilerse de, çoğunluğu mantık bilimini

olumlu karşıladı. Bu bilimle ilgili olarak rİsaleler ve kitaplar kale-

 

474.........................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

me aldılar. Çünkü Müslüman kelâmcılar mantığı, fıtrî kanıtsama

yöntemiyle örtüşen bir disiplin olarak algılıyorlardı.

Ne var ki, -önceden açıkladığımız gibi- mantık bilimini yanlış

kul-landılar. Gerçek tanımların ve bu tanımların parçalarının sınırlarına

ilişkin yargıları rölatif (nispî) kavramlarla ilintili olarak da

kullanmaya başladılar. Kıyasın cedel tekniğinden başka bir şeyin

geçerli olmadığı nispî önermeler bazında burhan tekniğini esas alan

bir tavır içinde oldular. Bir de bakarsın ki, kelâmcılar güzellik,

çirkinlik, sevap, azap, a-mellerin boşa gitmesi ve fazilet gibi kelâmî

objelerin cinslerinden, fasıllarından ve arazlarından söz ediyorlar!

Oysa bu nere, gerçek tanım nere?

 

Bir bakarsın Füru-ü Dinden metodolojik ve kelâmî meseleler

bağlamında zorunluluk ve imkânsızlık gibi şeyler kanıt olarak ileri

sürülür. Kuşkusuz bunun adı, nispî olgular bazında gerçek olguları

kullanmaktır. Yine, varlığı zorunlu zât (yüce Allah) ile ilgili olarak

bazı olguları kanıtlamaya çalışırlarken, "Onun için şöyle yapmak

zorunlu, şunu yapmak da çirkindir" gibi değerlendirmelerde bulunmuşlardır.

Böylece göreceli olgulara ilişkin yargıları gerçeklere

uyarlamak durumunda kalmışlardır. Buna da burhan demişlerdir.

Oysa, gerçekte kıyasın şiir tekniğinden başka bir şey değildir.

Bu konuda aşırılıklar o düzeye vardı ki birileri çıkıp: "Yüce Allah,

hükmünde ve fiilinde vehimden başka bir şey olmayan göreceliğin

etkin olmasından münezzehtir. Dolayısıyla O'nun bir şekilde

var ettiği veya yasalaştırdığı şeyler pratik gerçeklerdir" diyebilmiştir.

Bir başkası da, "Yüce Allah, bir hüküm koyup da, ona ilişkin

kanıt göstermeyecek durumda değildir. O her şeye güç yetirir. Dolayısıyla

burhan=somut kanıt hem tekvinî, hem de teşriî şeyleri

kapsar" deme cür'etini göstermiştir. Bunun gibi daha birçok söylenceyi

gösterebiliriz. Ömrüme and olsun ki bu, bilimin ve bilim ehlinin

uğrayabileceği musibetlerden biridir. Sonra böyle şeyler uydurup

bilimsel kitaplarda bunları yazıp söz konusu etmek zorunda

kalmak en büyük musibettir.

 

Bu dönemde Müslümanlar arasında tasavvuf ekolü ortaya çık-

 

Mâide Sûresi 15-19 ........................................................ 475

 

tı. Aslında bunun temelleri tâ halifeler dönemine dayanıyordu. O

zamanlar züht adı altında kendini gösteriyordu daha çok. Sonra

Abbasîlerin ilk dönemlerinde tasavvuf bir disiplin olarak belirginlik

kazandı. Bayezid, Cüneyd, Şiblî ve Maruf gibi sembol mutasavvıflar

ortaya çıktı.

 

Bunlara göre, insanın gerçek anlamda kemale ermesinin, gerçek

bilgilere ulaşmasının yolu yalnız tarikata girmektir. Buna,

"Gerçeğe ulaşmak için şeriat aracılığıyla bir tür riyazet yapma" da

diyebiliriz. Bu anlayışa sahip Şiî ve Sünnî mutasavvıfların büyük

çoğunluğu kendilerini Hz. Ali'ye (a.s) nispet ediyorlar.

Sonra mutasavvıflar, keramet kabilinden birtakım iddialarda

bulundular, dinin zahiri ve aklın hükmüyle çelişen birtakım görüşler

savundular. Dinsel nasların dış görünüşü esas alan zahir ehlinin

anlayamadığı gerçek anlamlarının bulunduğunu ileri sürdüler.

Bu tür sözler fıkıh bilginlerine ve Müslümanların geneline ağır

geldi. Dolayısıyla buna tepki gösterdiler. Iddiaları reddederek bunların

kabul edilemeyeceğini söyleyip, kendilerini iddia sahiplerinden

ayıkladılar. Bu tür ipe sapa gelmez iddialarla ortaya çıkanları

tekfir ettiler. Sonuçta tasavvuf ekolüne mensup kimileri zindana

atıldı, kimileri dövüldü, kimileri ölüm cezasına çarptırıldı, kimisi

asıldı, kovuldu veya sürgün edildi.

 

Bütün bunların nedeni, ölçüsüzlükleri ve şeriatın sırları diye adlandırdıkları

yorumları dile getirmeleriydi. Eğer mesele iddia ettikleri

gibi olsaydı, bu söyledikleri hakikatin özü ve dinsel görüntü de

bir tür kabuk konumunda olsaydı, bunların ortaya konulması ve

açıkça ifade edilmesi gerekli olsaydı, hiç kuşkusuz kendilerinin de

vurguladıkları gibi, şeriatı bir yasa olarak indiren Allah, bunu gözetmek

ve özünü insanlara ilân etmek hususunda herkesten daha

çok hak sahibidir. Eğer bu iş hak değilse, haktan sonra sapıklıktan

başka ne vardır?

 

Bunlar başlangıçta tarikatla ilgili görüşlerini sözlü olarak ifade

ediyorlardı. İnsanların gönüllerinde peyderpey yer edindikten sonra,

daha da ileri giderek hicrî üçüncü asırdan sonra görüşlerini içe-

 

476 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

ren kitaplar ve risaleler kaleme aldılar. Gitgide hakikat ve tarikat

kavramlarına ilişkin tüm görüşlerini açıkça ifade edecek bir konuma

geldiler. Şiir ve nesir türünde ortaya koydukları eserler dünyanın

dört bir yanına yayılmaya başladı.

 

Sayı ve nicelik olarak gün geçtikçe çoğalıyorlardı. Halkın

nezdinde etkin ve saygın bir konuma geldiler. Altıncı ve yedinci

yüzyıllarda etkinliklerinin doruklarına ulaştılar. Sonra süreç tersine

işlemeye başladı; zayıfladılar, halkın geneli onlara sırt çevirdi.

Tasavvufun gerilemesinin birinci nedeni şuydu: İnsan hayatının

te-mel özelliklerinden ve halkın genel eğilimiyle doğrudan ilintili

hususlardan biri şudur ki, bir şeye halkın çoğu yönelir ve kalplerde

ona yönelik güçlü bir eğilim oluşursa, kişisel çıkarlarını önceleyen

kimi grup-lar bu eğilimlerden yararlanmaya çalışırlar. Bu amaçla

birtakım insanlar tasavvufçuların kılığına bürünerek onlardan göründüler,

özel mutasavvıflardan olma görünümüne büründüler ve

tasavvuf disiplinini içerden ifsat ederek halkın ondan kaçmasına

neden oldular.

 

Ikincisi: Tasavvuf şeyhlerinden bir grubun iddiasına göre, nefsi

tanıma yolu, sonradan icat edilmiş bidat nitelikli bir tarikattır. Şeriat

koyucu, yasa sisteminde bundan söz etmemiştir. Ancak yine

de tarikat Allah'ın razı olduğu bir şeydir. Tıpkı, Hıristiyanlar arasında

icat edilen ruhbanlıktan razı olduğu gibi: "İcat ettikleri ruhbanlıgı,

biz onlara yazmamıştık; yalnız Allah'ın rızasını kazanmak için

kendilerinden uyguladılar; ama ona geregi gibi uymadılar."

(Hadîd, 27)

 

Tasavvufçuların büyük çoğunluğu sonradan icat edilen bu bidati

kabul etti. Bu durum, tarikat yolculuğunda şeriatın öngörmediği

ayinler ve davranışlar oluşturmanın yolunu açtı. Her gün yeni

bir kural geliştiriliyor, şeriatın öngördüğü sünnetler bir kenara bırakılıyordu.

Gün geldi şeriat bir tarafa, tarikat da bir tarafa bırakıldı.

Doğal olarak haramların işlenmesinde, dinin şiarları konumundaki

ibadetlerin terk edilmesinde, kulluk yükümlülüğünün kaldırılmasında

bir sakınca görülmedi. Bu sürecin doğal bir sonucu ola-

 

Mâide Sûresi 15-19 ......................................................... 477

 

rak Kalenderîlik gibi gruplar oluştu. Tasavvuf denince de akla dilencilik,

afyon çekmek, ban otu içmek gelmeye başladı. Bunun adı

da fenafillah, yani kendinden geçip tanrının varlığında yok olmaydı.(!)

Bu konuda -neticede evrensel aklın hükmüyle örtüşen- kitap

ve sünnet, "Şeriatın dış görünüşünün altında birtakım hakikatler

var ve bunlar şeriatın batınını oluşturur." değerlendirmesinin hak

oluşuna hükmeder. Yine, bu batinî gerçeklere ulaşmanın bir yolunun

da olduğu gerçektir. Ancak bu yol, dinin zahirî hükümlerini,

gerektiği gibi pratik hayatta uygulamaktır, başka değil. Haşa şeriatın

zahiri aracılığıyla ulaşılamayan bir batından söz edilemez. Şeriatın

zahiri, batınının adresi ve yoludur.

 

Şeriatı bir hayat sistemi olarak indiren zatın gösterdiğinden

daha çok hakka yakın bir yolun bir başkası tarafından gösterilmiş

olması, şeriatı koyan zatın bundan habersiz olması, işini gevşek

tutmuş olması ya da hangi yolun hakka yakın olduğunu göstermeyi

ihmal etmiş olması düşünülemez. Allah bundan münezzehtir. O

şöyle buyurmuştur: "Sana bu kitabı, her şeyi açıklayan olarak indirdik."

(Nahl, 89)

 

Kısacası, hakikatleri araştırmaya ve gün yüzüne çıkarmaya ilişkin

bu üç yolun, yani dinin zahiri, aklî araştırma yöntemi ve nefsi

arındırma metodundan her birini Müslüman gruplardan biri izlemiş

ve bunlar arasında sürekli bir sürtüşme ve tartışma olmuştur.

Bu grupların üçü bir arada düşünüldüğünde bir üçgenin üç açısını

andırırlar. Açılardan birinin alanı genişledikçe diğer ikisinin alanında

daralma kaçınılmaz olur. Tersi de öyledir; yani iki açının alanı

ne kadar genişlerse, diğerinin alanında bir o kadar daralma olur.

Dolayısıyla tefsir alanında ileri sürülen görüşler arasında,

müfessirlerin mensup oldukları ekollerin anlayışlarının farklılığı

oranında korkunç farklılıklar olmuştur. Şunu demek istiyoruz: Her

müfessir kendi ilmî perspektifini Kur'ân'a dayatmıştır. Bunun

tersini gösteren örneklerin sayısı o kadar az ki!

 

478 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Şunu biliyoruz ki, Kur'ân bu yolların her birinin hak olan yönlerini

onaylar. Batıni bir hak olup da Kur'ân'ın zahirinin onunla bağdaşmaması

düşünülemez. Zahir ya da batın bir hak olup da hak

kanıtın bunu reddetmesi veya çelişmesi mümkün değildir. Kur'ân'ı

böyle bir kusurdan tenzih ederiz.

 

Nitekim bu açmazı aşmak için bazı âlimler ilmî birikimleri ve

mensup oldukları ilmî disiplinin farklılığı oranında dinî metinlerin

zahirleri ile irfan arasında bir uzlaşma, bir uyuşma sağlamaya çalışmışlardır.

bn-i Arabi, Abdurrezzak Kaşanî, bn-i Fehd, Şehid-i Sanî ve Feyz Kaşanî gibi.

Bir diğer grup da, felsefe ile irfanı bağdaştırma yönünde bir

çaba içinde olmuştur. Ebu Nasr Farabî, Işrak felsefesinin kurucusu

Şeyh Sühreverdî ve Şeyh Sainuddin Muhammed Türke'yi buna

örnek gösterebiliriz.

 

Kadı Said vb. gibi bazı âlimler de, dinin zahirî uygulamalarıyla

felsefeyi bir noktada buluşturmaya çalışmışlardır.

Bir grup da bunların tümünü buluşturmak istemiştir. bn-i Sina

yorumlarında ve kitaplarında bunu yapmaya çalışmıştır. Sadr-ül

Müteallihin Şirazî'nin kitapları ve risaleleri de bu çabanın bir örneğidir.

Sonraki kuşaklar arasında da bu tür bir çaba içine girenler

olmuştur.

 

Buna rağmen, onca çaba bu derin ihtilafı daha da derinleştirmekten,

ateşini söndürmek şöyle dursun, daha da alevlendirmekten

başka bir işe yaramamıştır: "Bütün muskaları işe yaramaz

buldum!"

 

Yukarıda sözü edilen bu disiplinlerin her birine mensup olanların

bir diğerinin mensuplarını cahillikle, zındıklıkla ya da düşüncesizlikle

suçladığını, halkın da tümüne sırt çevirdiğini görürsünüz.

Bütün bunların nedeni, ümmetin daha ilk günden itibaren,

Kur'ân'-ın "Topluca Allah'ın ipine sarılın, ayrılıga düşmeyin." şeklindeki

toplumsal tefekküre ilişkin çağrısını kulak ardı etmesidir.

 

Bu konu, oldukça sarmaşık dallıdır.

 

Mâide Sûresi 15-19 ........................................................ 479

 

Allah'ım! Bizi seni hoşnut edecek amellere yönelt. Hak üzere

söz birliği etmemizi sağla. Bize katından bir veli bahşet. Bize katından

bir yardımcı bahşet.

 

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

 

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, "Ey Ehlikitap! Elçimiz size geldi.

Kitaptan gizlediginiz şeylerin çogunu size açıklıyor." ayetiyle ilgili

olarak bn-i Durays, Nesaî, bn-i Cerir, bn-i Ebi Hatem ve Hakim -

sahih olduğunu belirterek- bn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler:

"Zina edenlerin recm edilmesine (taşlanarak öldürülmesine) ilişkin

hükmü inkâr eden kimse, farkında olmadan Kur'ân'ı inkâr etmiş

olur. Çünkü yüce Allah, 'Ey Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitaptan

gizlediginiz şeylerin çogunu size açıklıyor.' buyurmuştur. Recm

cezası da onların gizlediği bir hükümdü."

 

Ben derim ki: Burada, "Ey Elçi... seni üzmesin..." (Mâide, 41) ayetini

tefsir ederken üzerinde duracağımız, Yahudilerin Peygamberimiz

(s.a.a) zamanında recm hükmünü gizlemeleri ve Peygamberimizin

(s.a.a) bunu açığa çıkarması olayına işaret ediliyor.

 

Tefsir-ul Kummî'de, "elçilerin arasının kesildigi, bir boşluk

meydana geldigi sırada... size açıklıyor." ayetiyle ilgili olarak Imam

Bâ-kır'ın (a.s) şöyle buyurduğu yer alıyor: "Burada, elçi gönderilişinin

kesintiye uğramış olması kastediliyor."

 

el-Kâfi'de müellif kendi rivayet zinciriyle Ebu Hamza Sabit b.

Dinar es-Sumalî ve Ebu Rabi'den şöyle rivayet eder: Halife Hişam

b. Abdulmelik'in de hacca gittiği bir yılda Imam Bâkır (a.s) ile birlikte

hacca gitmiştik. Hişam b. Abdulmelik'in beraberinde Ömer b.

Hattab'ın azatlı kölesi Nafi' de bulunuyordu. Kâbe'nin bir rüknünde

(köşesinde) oturmuş ve etrafında halkın kümelendiği Imam

Bâkır'a baktı. Nafi' dedi ki: "Ey müminlerin emiri! İnsanların etrafında

kümelendikleri bu adam da kimdir?" Halife şu cevabı verdi:

"Bu adam Kufelilerin peygamberidir(!) [Halife bunu suçlamak için

söylüyor, yoksa Şiîler onun peygamber olduğuna inanıyor değildi-

 

480 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ler.] Bu, Muhammed b. Ali'dir." Nafi' şöyle dedi: "Seyret, bak ona

gideceğim ve ona ancak bir peygamberin veya peygamber vasisinin

cevap vereceği bazı sorular soracağım." Halife dedi ki: "Git sor,

belki utandırırsın."

Nafi' insanların arasına dalarak Imam Bâkır'ın (a.s) yanına kadar

yaklaştı ve şöyle dedi: "Ey Muhammed b. Ali, ben Tevrat'ı, Incil-

'i, Zebur'u ve Kur'ân'ı okudum. Bunların helâl gördüklerini ve haram

saydıklarını öğrendim. Geldim ki, sana ancak bir peygamberin

veya bir peygamber vasisinin cevap vereceği sorular sorayım."

Imam Bâkır başını kaldırdı ve ona şöyle dedi: "İstediğini sor." Nafi'

dedi ki: "Hz. İsa ile Hz. Muhammed arasında kaç yıl geçti?" Imam

dedi ki: "Kendi görüşümü mü söyleyeyim, yoksa senin görüşünü

mü?" Dedi ki: "İkisini de söyle." Imam şu karşılığı verdi: "Bana göre

aradan beş yüz yıl geçti, sana göre ise altı yüz yıl." [Ravzat-ul Kâfi,

c.8, s.120-121, h:93]

 

Ben derim ki: Ayetlerin iniş sebebiyle ilgili olarak farklı rivayetler

aktarılmıştır. Örneğin Taberî, Ikrime'den şöyle rivayet eder:

Yahudiler, Hz. Resulullah'tan (s.a.a) recmin hükmünü sordular. Bunun

üzerine Resulullah (s.a.a) en bilginlerinin kim olduğunu sordu.

bn-i Suriya'yı gösterdiler. Resulullah (s.a.a) onu Allah adına yemine

verdi ki: "Kitabınızda recm hükmü var mı, yok mu?" bn-i Suriya

dedi ki: "Aramızda zina olayları çoğaldığı zaman suçlulara yüz sopa

vurup başlarını tıraş ettik." Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) onlar

hakkında recm hükmünü öngördü. Ardından şu ayet indi: "Ey

Ehlikitap... dosdogru yola iletir."

 

Yine Taberî bn-i Abbas'tan şöyle rivayet eder: "bn-i Ubeyy,

Bahri b. Amr ve Şas b. Adiy Resulullah'ın (s.a.a) yanına geldiler.

Karşılıklı olarak konuştular. Resulullah onları Allah'ın birliğine inanmaya

davet etti, Allah'ın azabından sakındırdı. Dediler ki: 'Bizi

neyle korkutuyorsun ey Muhammed? Allah'a and olsun ki, bizler

Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz.' -Hıristiyanlar da benzeri şeyler

söylemişlerdir.- Bunun üzerine yüce Allah, 'Yahudiler ve Hıristiyanlar

dediler ki...' ayetini indirdi."

 

Mâide Sûresi 15-19 ................................................... 481

 

Taberî yine İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet eder: "Resulullah

(s.a.a) Yahudileri İslâm'a davet etti, onları buna teşvik edip kaçınmanın

sakıncalarına karşı uyardı. Ama onlar bütün bunlara rağmen

burun kıvırdılar. Bunun üzerine Muaz b. Cebel, Sa'd b. Ubbade

ve Ukba b. Vehb onlara şöyle seslendiler: 'Ey Yahudiler, Allah'tan

korkun, Allah'a and-olsun ki, siz onun Allah'ın elçisi olduğunu biliyorsunuz.

Siz, onun gönderilişinden önce, bize ondan söz ediyor,

niteliklerini sayıp duruyordunuz.' Rafi' b. Huraymala ve Vehb b.

Yehuda kalkıp şöyle dediler: 'Size böyle bir şey söylemedik. Allah

Musa'dan sonra bir kitap indirmemiştir. Ondan sonra bir müjdeleyici

ve uyarıcı da göndermemiştir.' Bunun üzerine yüce Allah: 'Ey

Ehlikitap!... elçilerin arasının kesildigi, bir boşluk meydana geldigi

sırada elçimiz size geldi, size... açıklıyor.' ayetini indirdi."

Aynı hadis ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde hem bn-i Abbas'tan,

hem de başkalarından rivayet edilir. Aynı eserde, konuya ilişkin

başka rivayetler de vardır.

 

Rivayetlerin içeriği, nüzul sebebine ilişkin rivayetlerin genelinde

olduğu gibi teoriktirler; hadislerin ayetlerin içeriklerine uyarılması

yani... Sonra bu olayların bizzat iniş sebepleri olduğuna hükmetmişlerdir.

Şu hâlde bunlara teorik sebepler diyebiliriz. Dolayısıyla

ayetler, herhangi bir somut nedene bağlı olmaksızın nazil

olmuş gibidirler.

 

 

 

 

Mizân Tefsiri, c:5

 

Mâide Sûresi 20-26 ............................................................

 

20- Hani bir zaman Musa, kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Allah'ın

size olan nimetini hatırlayın; zira O, içinizden peygamberler

çıkardı, sizi krallar (bağımsız) yaptı ve âlemlerde (sizden önceki

dönemlerde) hiç kimseye vermediğini size verdi.

 

21- Ey kavmim! Allah'ın size (vatan olarak) yazdığı kutsal toprağa

girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa hüsrana uğrarsınız."

 

22- Onlar dediler ki: "Ey Musa! Orada zorba bir millet var. Onlar

oradan çıkmadıkça, biz oraya girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, o

zaman oraya gireriz."

 

23- (Allah'tan) korkanların içinden, Allah'ın kendilerine nimet

 

Mâide Sûresi 20-26 .................................................... 483

 

verdiği iki adam dedi ki: "Onların üzerine kapıdan (sınır şehirden)

girin. Eğer oradan girerseniz, muhakkak ki siz galip gelirsiniz. Haydi

eğer müminler iseniz, ancak Allah'a dayanın."

 

24- Dediler ki: "Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece, biz oraya

asla girmeyiz. O hâlde sen ve Rabbin gidin, savaşın; biz burada oturacağız."

 

25- Musa, "Rabbim! Ben kendimden başkasına malik değilim;

kardeşim de (öyle). O hâlde bizimle, o yoldan çıkmış toplumun arasını

ayır." dedi.

 

26- Allah buyurdu ki: "Öyleyse orası onlara kırk yıl yasaklandı;

yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen yoldan çıkmış o

toplum için üzülme."

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Bu ayetler grubu, önceki ayetlerden tamamen ayrı, bağımsız

değildirler. Çünkü burada İsrailoğullarının kendilerinden alınan

sözlerden birini çiğnemelerinden söz ediliyor. Ki daha önce, Musa'yı

dinleyip itaat edeceklerine söz vermişlerdi. Ama burada görülüyor

ki, Hz. Musa (a.s) onlara bir çağrıda bulununca, bunu gayet

açık bir dille reddedip ona cephe almışlar. Sonra bu günahlarının

bir cezası olarak yeryüzünde şaşkın dolaşma musibetine duçar oluyorlar.

Hiç kuşkusuz bu, ilâhî bir azaptır.

 

Bazı rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla bu ayetler, hicretin ilk

dönemlerinde, Bedir Savaşından önce inmişlerdir. Inşallah, bundan

sonraki rivayetler bölümünde bunun üzerinde de duracağız.

"Hani bir zaman Musa, kavmine demişti ki: Ey kavmim! Allah'ın size

olan nimetini hatırlayın..." Hz. Musa'nın kıssalarını içeren ayetlerden

anlaşıldığı kadarıyla, bu kıssa -Hz. Musa'nın Isra-iloğullarını

kutsal topraklara girmeye ilişkin çağrısı- İsrailoğullarının Mısır'dan

çıkışlarından sonra yaşanmıştır. Ayette geçen "sizi krallar yaptı."

ifadesi de bunu gösterir.

 

484 ................................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

"âlemlerde hiç kimseye vermedigini size verdi." ifadesi de,

bundan önce üzerlerine bazı olağanüstü ayetlerin indiğini gösterir.

Kudret helvası, bıldırcın eti, taştan pınarların fışkırması ve bulutların

üzerlerinde gölge yapması gibi.

 

"yoldan çıkmış toplum" ifadesinin iki kere tekrarlanmış olması

gösteriyor ki, İsrailoğulları bu kıssanın yaşanmasından önce peş

peşe birkaç kez elçiye karşı çıkmış, ona baş kaldırmışlardı. Öyle ki,

sonunda fasıklar=yoldan çıkmışlar niteliğini hakketmiş oldular.

Bu somut karineler gösteriyor ki söz konusu kıssa, yani

yeryüzünde şaşkınca dolaşmaları, Hz. Musa'nın (a.s) peygamber

olarak gönderilip aralarında kaldığı dönemin son diliminde

yaşanmıştır. Yine şunu anlıyoruz ki: Kur'ân'da onlarla ilgili olarak

anlatılan kıssaların büyük kısmı bundan önce meydana gelmiştir.

Buna göre Hz. Musa'nın, "Allah'ın size olan nimetini hatırlayın."

şeklindeki sözü, Allah'ın onlara verdiği ve bahşettiği bütün

nimetlere yönelik bir işarettir. Hz. Musa'nın söze böyle bir girişle

başlaması, biraz sonra, kutsal topraklara girmelerine ilişkin çağrısına

yönelik bir teşvik niteliğindedir. Önce onlara Rablerinin nimetlerini

hatırlatıyor ki, nimetin artmasına ve tamamlanmasına yönelik

olarak daha büyük bir çaba içine girsinler. Çünkü Allah, Musa'yı

elçi olarak kendilerine göndermekle büyük bir nimet bahşetmiş

oluyor. Onları dinine yöneltmiş olması, Firavun hanedanının zulmünden

kurtarması, Tevrat'ı indirmesi, şeriatı bir hukuk sistemi

olarak hükme bağlaması büyük bir nimettir. Artık bu nimetlerin

tamamlanması için yalnızca kutsal topraklara girmeleri gerekiyor.

Oraya girdiklerinde bağımsız ve egemen bir ulus olarak onurlu bir

hayat sürdürme imkânına kavuşacaklar.

 

Yüce Allah, İsrailoğullarına hatırlattığı nimetleri

ayrıntılandırırken bunları üç kısma ayırıyor. Önce şuna dikkatlerini

çekiyor: "zira O, içinizden peygamberler çıkardı." Bununla, soylarının

kökeni konumundaki peygamberler olan Hz. İbrahim, Ishak

ve Yakup ile onlardan sonra gelen peygamberler kastediliyor. Ya

da özel olarak İsrailoğullarına gönderilen Yûsuf, esbat [torunlar,

 

Mâide Sûresi 20-26 ..................................................... 485

 

Yakup soyundan gelen peygamberler veya İsrailoğulları boyları],

Musa ve Harun gibi peygamberler kast-ediliyor. Hiç kuşkusuz peygamberlik

başlı başına bir nimettir.

 

Sonra şöyle buyuruyor: "sizi krallar yaptı." Yani bağımsızlığa

kavuşmanızı, Firavunların köleci düzenlerinden ve zorbaların tahakkümünden

kurtulmanızı sağladı. Canı, ailesi ve malı üzerinde

tek başına egemen olabilen bir kimse için krallık söz konusu olabilir

ancak. İsrailoğulları Hz. Musa zamanında, temel bir sosyoloji

yasaya göre hareket ediyorlardı. Yasaların en güzeli olan tevhit

esaslı yasadan söz ediyoruz. Bu yasa Allah'a ve Resulüne itaat

etmelerini, sosyal yaşamlarında eksiksiz adaleti egemen kılmalarını,

diğer topluluklara yönelik haksız saldırılarda bulunmamalarını,

bunun yanında birbirlerine karşı komplolar içine girmemelerini,

bir olan toplumlarını farklı sınıflara ayırmamalarını öngörüyordu.

Aksi takdirde toplumsal düzen bozulurdu. Baş-larında da bir peygamber

olan Musa (a.s) vardı. O da kral veya aşiret reisi gibi üzerlerinde

haksız, tepeden bakmacı zorba bir egemenlik kurmamıştı.

Bir görüşe göre, onların krallar yapılmasından maksat, yüce Allah'ın

içlerinden krallar çıkarmaya yönelik takdiridir. Bu da Talut'u,

Davud'u ve diğer kralları kapsayan bir süreçtir. Bu durumda, ifade

onlara krallık bahşedeceğine ilişkin bir vaat niteliğinde olur. Yani



Geri   İleri
Go to TOP