A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
Geri   İleri


Kıssasına işaret ediyor olmalarının daha belirgin bir durum olduğuna

değinmiştik. Bu bağlamda Ebu Süfyan, Naim b. Mesud el-

Eşcai'yi Medine'ye göndererek halk arasında korku ve panik

meydana getirmekle ve Bedir Savaşı için çıkma noktasında

isteksiz davranmalarını sağlamakla görevlendirmişti. Buna göre,

"şeytana uymak"tan maksat, söz konusu provokatörün getirdiği

haberi tasdik etmek, Bedir'e çıkmama yönündeki telkinlerine

uymaktır. Bununla hiçbir zorlamaya ve dolambaçlı anlatıma gerek kalmadan,

ayetteki istisnanın [pek azınız müstesna] anlamının doğruluğu

kendiliğinden açığa çıkıyor. Şöyle ki; Naim halka, Ebu

Süfyan kalabalık bir ordu topladı, askerlerini savaş için donattı.

Onlardan korkun, kendinizi erken ölümün kucağına atmayın,

diyordu. Nitekim bu propagandalar bazılarının üzerinde etkili olmuş

ve bunlar Bedir'de bulunmaya dair verdikleri sözü yerine getirmemek

için bahaneler bulmanın peşine düşmüşlerdi. Peygam-

 

Nisâ Sûresi 81-84 ................................................................... 39

 

berimiz (s.a.a) ve çok yakın bazı arkadaşları dışında bu olumsuz

propagandanın etkisinden kurtulan olmamıştı. "pek azınız müstesna..."

ifadesiyle kastedilen de budur. Bu bir avuç azınlık hariç,

insanların çoğu korkunun etkisiyle sarsılmış, sonra kendilerini toparlayarak

azınlığın peşine düşüp sefere çıkmışlardı.

Ayetteki istisna ile ilgili ön plâna çıkardığımız bu yorum, zorlama

ve dolambaçlı olmamakla birlikte önceden sözü edilen karinelerle

de pekiştirilmektedir.

 

Ancak tefsir bilginleri, ayetteki bu istisnanın yorumu bağlamında

çarpıklık veya zorlamadan kurtulamayan farklı yöntemleri

esas almışlardır. Bazılarına göre, ayette geçen "lütuf" ve "rahmet"

ten maksat; yüce Allah'ın müminlere, kendisine itaati, elçisine

ve içlerinden olan ululemre itaati farz kılmasıyla yol göstermiş

olmasıdır. Azınlık diye istisna edilenler de fıtratları bozulmamış

temiz kalpli müminlerdir. Buna göre, ayetin anlamı şu şekilde belirginleşmektedir:

 

Eğer Allah'ın sizi itaatin zorunluluğuna ve meseleyi

elçiye ve buyruk sahibine döndürmenin gerekliliğine iletmesi

olmasaydı, topluca sapmak suretiyle şeytana uymuş olurdunuz.

Temiz ve bozulmamış fıtrat sahibi bir azınlık grup hariç... Onlar

haktan ve iyilikten kesinlikle sapmazlar.

 

Bu yorumla ilgili olarak söyleyeceğimiz söz şudur: Bu yoruma

göre, lütuf ve rahmet, buna ilişkin somut bir kanıt olmaksızın özel

bir hükme özgü kılınmaktadır. [Yani, genel bir anlama sahip olan

lütuf ve rahmet, Allah'a itaat etmenin, Resule ve ululemre başvurmanın

gerekliliği şeklinde yorumlanarak, ortada hiçbir kanıt

olmaksızın özel bir anlamda kullanılmıştır.] Bu ise, Kur'ân'ın ifade

tarzından uzak bir uygulamadır. Kaldı ki ayetin zahiri, bunun sona

ermiş ve geçmişe yönelik bir minnet hatırlatması olduğunu ortaya

koymaktadır.

 

Bir diğer görüşe göre, ayeti zahirî doğrultusunda yorumlamak

gerekir. Dolayısıyla ihlâslı olmayan müminler, ek lütuf ve rahmete

muhtaçtırlar. Ihlâslı olanları bile, ilâhî inayetten müstağni değildirler.

 

40 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Bu yoruma yönelik itirazımız şudur: Böyle bir durumda, ifadenin

zahirinin vehmettirdiği bir hususun [yani, ancak ihlâslı olmayanların

ilâhî lütuf ve rahmete muhtaç olması vehminin] Kur'ân

belâgatince bertaraf edilmesi gerekirdi. Ancak ayette böyle bir

noktayı gözlemleyemiyoruz. Nitekim yüce Allah bütün herkesin lütuf

ve rahmete muhtaç olduğunu belirterek, bir ayette şöyle buyuruyor:

"Eger Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, içinizden

hiçbir kimse asla temiz bir hâle gelemezdi." (Nûr, 21) Başka bir

yerde de insanların en üstünü olan Peygamberimize (s.a.a) şöyle

hitap ediyor: "Sana sebat vermeseydik, andolsun ki, az da olsa,

onlara meyledecektin. O takdirde sana hayatın da, ölümün de

kat kat azabını tattırırdık." (Isrâ, 74-75)

Bazıları, lütuf ve rahmetten maksat, Kur'ân ve Peygamber efendimizdir

(s.a.a) demişlerdir. Bazılarına göre de maksat, fetih ve

zaferdir. Böylece cümledeki istisna yerinde oluyor. Çünkü çoğunluk,

ancak fetih ve zafer gibi hoşuna giden ilâhî somut inayetlerden

dolayı hak üzere kalır. Hakkın acı veren sonuçlarına ise, ancak

durumlarının bilincinde olan azınlık müminler grubu katlanır.

Bazılarına göre istisna, "onu yayarlar" sözünden yapılmıştır. [O

hâlde ayetin anlamı şöyle olur: Onlara güven veya korkuya dair bir

haber gelince, hemen onu yayarlar; pek azı müstesna.] Başkaları

da istisnanın, "iç yüzünü arayanlar" sözünden yapıldığını demişlerdir.

[Yani, eğer duydukları haberi Resule veya ululemre götürselerdi,

onların arasından o işin iç yüzünü anlayanlar, pek azı müstesna,

onun ne olduğunu bilirlerdi.]

 

Bir diğer grup da şöyle demiştir: Istisna yalnızca lâfızda söz

konusudur. Ki topluluk ve kuşatıcılık ifade eder. Buna göre ayetin

anlamı şöyledir: "Eğer Allah'ın size yönelik lütfü ve rahmeti olmasaydı,

hepiniz şeytana uyardınız." Bu, tıpkı şu ayete benzemektedir:

"Sana (Kur'-ân'ı) okutacagız; artık Allah'ın diledigi hariç, sen

hiç unutmayacaksın." (A'lâ, 6-7) Bu ayetlerdeki dileme istisnası,

unutmanın olumsuzlaşmasıyla hükmün genelliğini ifade eder.

Görüldüğü gibi, bu değerlendirmelerin hiçbiri zorlamadan kur-

 

Nisâ Sûresi 81-84 .............................................................. 41

 

tulabilmiş değildir.

 

"Artık Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden (kendi yaptığından)

sorumlusun! [Sadece] inananları [savaşa] teşvik et." Ayetin orijinalinde

geçen "tükellefu" sözcüğünün mastarı "et-teklif" kelimesi,

meşakkat ifade eden "el-külfet" kökünden türemiştir. Teklife de

teklif (meşakkat, zorluk) denilmesi, mükellefe (yükümlüye) zorluğun

yüklenmesi nedeni iledir. Yine ayette geçen "tenkil=ceza" sözcüğü,

"nekâl" kökünden gelir ve Mecma-ul Beyan tefsirinde vurgulandığı

gibi, şu anlamı ifade eder: Benzeri bir azaba uğratılma korkusu

ile insanların bozgunculuk yapmasını engelleyici ceza. Görevini

yerine getirmeyenin bir daha benzeri bir suça yeltenmeyeceği

diğer mükelleflerin ibret alacağı şekilde cezalandırılması yani.

"Fe-katil fî sebîlillah=Artık Allah yolunda savaş" ifadesinin başında

yer alan "fa" harfi, ayrıntılandırma amaçlı bir edattır. Buna

göre, savaş emri, önceki ayetlerin içeriklerinden çıkan sonucun

yani, halkın düşmana karşı çıkmada ağır davranması konusunun

bir ayrıntısı niteliğindedir. Hemen sonrasında yer alan cümleler

bunu kanıtlamaktadır: "Sen ancak kendinden sorumlusun..." Anlatılmak

istenen şudur:

 

Onlar cihada çıkmakta ağır davranıyorlarsa, savaştan

hoşlanmıyorlarsa, ey Allah'ın Resulü, sen kendin savaş. Ağır davranmaları,

Allah'ın emrine karşı çıkmaları senin gücüne gitmesin.

Çünkü başkasının yükümlülüğü seni bağlamaz. Sen onların değil,

kendine yönelik buyruklardan sorumlusun. Sen kendinden başkasını

ancak teşvik edebilirsin. O hâlde savaş ve müminleri de savaşa

teşvik et. Böylece umulur ki Allah, kâfirlerin zorlu gücünü kırsın,

zarar ve baskınını onlardan defedip gidersin.

"Sen ancak kendinden sorumlusun." ifadesi şu anlamı içeriyor:

"Sen ancak kendi yaptığından sorumlu tutulursun." Bu istisna

da, muzaf takdir etmek suretiyle bu şekilde yorumlanabilir. Şöyle

ki, "la tükellefu illa nefseke" ifadesinin takdirî açılımı şu şekildedir:

"La tükellefu ente şey'en illa amele nefsike." [Görüldüğü gibi

istisna ("illa nefseke" ifadesi), muzaf (yani amel kelimesinin) tak-

 

42 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

dir edilmesi şeklinde açıklanmıştır. Yani, sen ancak kendi yaptığından

sorumlusun.]

"Umulur ki Allah, kâfirlerin zarar ve baskınını (onlardan) defedip

giderir..." Daha önce "asa" sözcüğünün "ümit" anlamına delâlet

ettiğini belirtmiştik. Ve bu ümidin, konuşanın veya muhatabın

kendisiyle ya da diyalog ortamıyla kaim olmaktan daha genel bir

anlam ifade ettiğini vurgulamıştık. Dolayısıyla tefsir bilginlerinin,

"asa" sözcüğü, yüce Allah'a izafeten kullanıldığı zaman kesinlik ifade

eder, şeklindeki değerlendirmelerine gerek yoktur.

Bu ayet, savaşa gitmemek için ağır davrananlara yönelik ilâhî

azar ve kınamanın yoğunluğuna, çokluğuna delâlet eden bir ifade

tarzına sahiptir. Öyle ki, onların ağırdan almacı tavırları, yüce Allah'ın

Peygamberine (s.a.a) tek başına savaşmasını, onlara aldırmamasını,

çağrısına olumlu karşılık vermeleri için ısrar etmemesini,

onları kendi hâllerine bırakmasını ve bu tür tutumlardan dolayı

içinde bir sıkıntı hissetmemesini emretmesini gerektirmiştir.

Çünkü o sadece kendi nefsinden ve müminleri savaşa teşvik etmekle

yükümlüdür. Uyan uyar, uymayan uymaz.

 

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

 

el-Kâfi'de müellif kendi rivayet zinciriyle Muhammed b. Aclan'-

dan şöyle rivayet eder: Imam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediğini

duydum: "Yüce Allah, 'Onlara güven veya korkuya dair bir haber

gelince, hemen onu yayarlar.' ayetinde, bazılarını ifşa etmekle,

duydukları haberleri yaymakla kınamıştır. O hâlde, gizli bir şeyi açığa

vurmaktan, (duyduğunuz haberi) yaymaktan kaçının." [Usûl-ü

Kâfi, c.2, s.369, h:1]

 

Aynı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Abdulhamid b. Ebi

Deylem'den, o da Imam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder:

"Allah buyurdu ki: 'Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan

ululemre de itaat edin.' Yine buyurdu ki: 'Hâlbuki onu Resule ve

içlerinden olan ululemre götürselerdi, onların arasından işin iç

yüzünü anlayanlar, onun ne oldugunu bilirlerdi.' Böylece insanla-

 

Nisâ Sûresi 81-84 ....................................................... 43

 

rın yönetimini, içlerinden olan ululemre (emir sahiplerine) bırakmıştır

ki, onlara itaat etmeyi ve sorunların çözümü için onlara baş

vurmayı emretmiştir." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.295, h:3]

Ben derim ki: Bu rivayet, bizim ikinci ayette geçen

"ululemr"den maksat, ilk ayette geçen "ululemr"dir, şeklindeki

değerlendirmemizi desteklemektedir.

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de, Abdullah b. Aclan Imam Muhammed Bâkır-

'ın (a.s), "Hâlbuki onu Resule ve içlerinden olan ululemre

götürselerdi..." ayeti ile ilgili olarak, "Kastedilenler Ehlibeyt

Imamlarıdır." dediğini rivayet eder. [c.1, s.260, h:205]

Ben derim ki: Aynı anlamı içeren bir rivayeti Abdullah b.

Cündeb Imam Rıza'dan (a.s) aktarır. Imam Rıza Vakıfiye Mezhebi'ne

ilişkin değerlendirmelerini içeren bir yazıda ona (Abdullah b.

Cündeb'e) ululemrden maksadın Ehlibeyt Imamları olduğunu buyurur.

1 Yine Şeyh Müfid el-Ihtisas adlı eserde, bu konuya ilişkin olarak

Ishak b. Ammar kanalıyla Imam Sadık'tan (a.s) uzun bir hadis

rivayet eder.

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de, Muhammed b. Fudayl'dan, "Eger Allah'ın

size lütuf ve rahmeti olmasaydı..." ayetiyle ilgili olarak Imam Ebu'l

Hasan Musa Kâzım'ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Lütuftan

maksat Resulullah (s.a.a), rahmetten maksat da Emir-ül

Müminin'dir [Hz. Ali'dir]." [c.1, s.261, h:208]

Yine aynı eserde Zürare Imam Bâkır'dan (a.s) ve Hamran Imam

Cafer Sadık'tan (a.s), "Eger Allah'ın size lütuf ve rahmeti

olmasaydı..." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet ederler: "Allah'ın

lütfu elçisi, rahmeti de Ehlibeyt Imamlarının velayetidir." [c.1, s.261,

h:207]

 

Yine aynı eserde Muhammed b. Fudayl, salih kuldan [yani, Imam

Musa Kâzım'dan] (a.s) şöyle rivayet eder: "Rahmetten maksat

Resu-lullah (s.a.a), lütuftan maksat da Ali b. Ebu Talip'tir (a.s)."

[c.1, s.261, h:209]

 

1- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.260, h:206]

 

44 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Ben derim ki: Rivayetleri, genel ve soyut olguların nesnel ve

özel olgulara uyarlanışı şeklinde algılamak gerekir. Kastedilen de

peygamberlik ve velayettir. Bunlar ayrılmaz iki sebeptir, yüce Allah

onlar aracılığıyla bizi sapıklık uçurumundan ve şeytanın tuzağından

kurtarmıştır. Bunlardan biri tebliğ edilen sebep, diğeri de yürütmeci

sebeptir. Son rivayete daha fazla itibar edilir. Çünkü yüce

Allah kitabında elçisini "rahmet" olarak nitelemiştir: "Biz seni ancak

âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 107)

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Ali b. Hadîd'den, o da

Murazim'den Imam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet

eder: "Yüce Allah, kullarından hiç kimseye yüklemediği yükümlülüğü

elçisine yüklemiştir. Kendisiyle birlikte savaşacak bir grup bulamaması

durumunda tek başına tüm insanlara (düşmanlara)

karşı çıkmakla yükümlü tutmuştur. Ondan önce ve ondan sonra

hiç kimseyi bununla yükümlü tutmamıştır." Ardından Imam şu ayeti

okudu: "Artık Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlusun."

Sonra şöyle buyurdu: "Buna karşılık yüce Allah, kendisi için belirlediğini

onun için de belirlemiş ve şöyle buyurmuştur: "Kim bir

iyilikle gelirse, ona getirdigi o iyiligin on katı vardır." (En'âm, 160)

Bunun yanında Resule (s.a.a) salavat getirmenin on iyiliğe bedel

olduğunu belirtmiştir." [Ravzat-ul Kâfi, c.8, s.274, h:414]

Tefsir-ul Ayyâşî'de, Süleyman b. Halid'den şöyle rivayet edilir:

Imam Cafer Sadık'a (a.s) insanların Hz. Ali (a.s) ile ilgili olarak,

"Şayet haklı idiyse, onu hakkını almak için kıyam etmekten alıkoyan

neydi?" şeklinde söyledikleri sözlere ilişkin olarak ne düşündüğünü

sordum. Buyurdu ki: "Yüce Allah, Resulullah'tan (s.a.a)

başkasını tek başına baş kaldırmakla yükümlü tutmamıştır. O,

Resulü'ne hitaben şöyle buyurmuştur: 'Artık Allah yolunda savaş.

Sen ancak kendinden sorumlusun. [Sadece] inananları [savaşa]

teşvik et.' Bu ancak Allah'ın Resulü için geçerli olan bir yükümlülüktür.

Onun dışındaki insanlar içinse şu hüküm geçerlidir: 'Tekrar

savaşmak için bir tarafa çekilmek veya diger bölüge ulaşıp mevzi

 

Nisâ Sûresi 81-84 ......................................................... 45

 

tutma durumu hariç... [Yani, böyle birilerinin savaşa katılmamasının

sakıncası yoktur.]' [Enfâl, 16] O gün, Ali'ye hakkını almak için

yardım edecek bir grup yoktu." [c.1, s.261, h:211]

Aynı eserde Zeyd Şehham Imam Cafer b. Muhammed'den

(a.s) şöyle rivayet eder: "Resulullah (s.a.a) kendisinden istenen

hiçbir şeye, yoktur, dememiştir. Şayet istenen şey varsa verir, yoksa,

inşallah olursa veririm, derdi. Hiçbir zaman kötülüğe kötülükle

karşılık vermemiştir. 'Artık Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden

sorumlusun.' ayeti indiğinden itibaren de karşılaştığı tüm

müfrezelerde bizzat kendisi komutanlık yapmıştır." [c.1, s.261,

h:212]

 

Bu doğrultuda başka rivayetler de vardır.

 

 

Nisâ Sûresi 85-91

 ......................................................... 47

 

85- Kim iyi bir şefaatte bulunursa, onun o şefaat(in doğurduğu

iyilik)ten bir nasibi olur; kim de kötü bir şefaatte bulunursa, şefaat(

in doğurduğu kötü akıbet)ten bir payı olur. Allah her şeye gücü

yetendir, her şeyin koruyucusudur.

 

86- Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeli ile selâm

verin yahut aynısı ile karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyi

(hakkıyla) hesaplayandır.

 

87- Allah'tır ki Ondan başka ilâh (tapacak) yoktur. Geleceğinde

şüphe olmayan kıyamet günü, sizi mutlaka bir araya toplayacaktır.

Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?

 

88- Size ne oldu da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız?!

Hâlbuki Allah onları, yaptıklarından dolayı (gerisingeri) küfre döndürdü.

Allah'ın, kötü amelleri sonucu saptırdığını doğru yola iletmek

mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, artık onun için (doğruya)

hiçbir yol bulamazsınız.

 

89- Onlar, sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki, onlarla

eşit olasınız. Onun için Allah yolunda göç etmedikçe onlardan

hiçbirini dost edinmeyin. Eğer (göç etmekten) yüz çevirirlerse, onları

yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün; onlardan dost ve yardımcı

edinmeyin.

 

90- Ancak sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluma

sığınanlar yahut sizinle veya kendi toplumlarıyla savaşmaktan

yürekleri sıkılarak size gelenler, (bu hükümden) müstesnadır.

Allah dileseydi onları size musallat ederdi de sizinle savaşırlardı.

Artık onlar sizden uzak durup da sizinle savaşmazlar ve size barış

teklif ederlerse, (bu durumda) Allah size, onların aleyhinde bir yola

girme hakkı (savaş izni) vermemiştir.

 

91- Hem sizden, hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen

başkalarını da bulacaksınız. Ne var ki fitneye (küfre veya savaşa)

her çağırdıklarında ona dalarlar (dönerler). Eğer sizden uzak

durmaz, barış teklif etmez ve sizden el çekmezlerse onları yakalayın,

bulduğunuz yerde öldürün. Iþte onlara karşı size apaçık burhan

ve delil verdik.

 

48 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Bu ayetler grubu, önceki grubu bütünleyen bir içeriğe sahiptir.

Çünkü tefsirine başladığımız bu ayetlerin tümünde (85-91) bir

grup müşrikle -yani müşriklerden olan iki yüzlü münafıklarla- girişilen

savaş konu ediliyor. Ayetler üzerinde düşünüldüğü zaman, bunların

müminlere inandıklarını izhar eden, sonra karargâhlarına dönüp

müşriklerin şirk inancına katılan bir grup müşrik hakkında indikleri

anlaşılır. Iþte bunlarla savaşma hususunda Müslümanlarda

bir kuşku uyanır; Müslümanlar arasında, bunların konumları hakkında

değişik görüşler ileri sürülür. Bazıları onlarla savaşmaktan

yana tavır belirlerken, bazıları buna engel olur ve görünürde iman

ettikleri için onların lehinde aracılık yaparlar.

 

Buna karşılık yüce Allah, onlar hakkında Müslümanların yurduna

hicret etmek ya da Müslümanların kendileriyle savaşacaklarını

bilmek şeklinde iki alternatif sunar ve müminleri bu gibi insanlar

lehine aracılık yapmamak hususunda uyarır.

 

Bunlara başkaları [Müslümanlarla aralarında antlaşma bulunan

bir topluma sığınanlar ve savaşmaktan yürekleri sıkılanlar],

sonra başkaları [hem Müslümanlardan, hem de kendi toplumlarından

emin olmak isteyenler] katılır ve onlara ya barış ya da savaştan

birine razı olmaları önerilir. Söze başlanırken içeriklerine

özet-giriş yapılarak bir ayette "şefaat" konusuna, bir diğer ayette

de barış önerisiyle ilgisi bulunduğundan "selâmlaşma" konusuna

açıklık getirilir.

 

"Kim iyi bir şefaatte bulunursa, onun o şefaat(in doğurduğu iyilik)

ten bir nasibi olur." Ayette geçen "nasîb" ve "kifl" sözcükleri aynı

anlama (pay) gelirler. "Şefaat", eksikliği onarma ya da bir meziyeti

giydirme vb. amaca yönelik bir tür aracılık olması hasebiyle, bir

durumu düzeltmeye yönelik bir tür nedensellik niteliğine sahiptir.

Dolayısıyla hakkında şefaat gerçekleşen duruma bağlı olarak belirginleşen

kötü akıbet ve mükâfat, şefaatin kendisi için de söz

konusu olur. Çünkü aracılık edenin ve hakkında aracılık yapılanın

 

Nisâ Sûresi 85-91 ...................................................... 49

 

ortak amacı budur. Şu hâlde aracılık yapan kişi, yaptığı aracılığın

doğurduğu hayır veya şerde belli bir pay sahibidir. "Kim iyi bir şefaatte

bulunursa..." ayetinde vurgulanan anlam işte budur.

Bu gerçeğin gündeme getirilmesinde, müminlere yönelik bir

mesaj vardır. Şöyle ki bir şeye aracılık yaparken dikkatli olmaları

uyarısında bulunuluyor; hakkında aracılık yapılan şeyde bir tür kötülük

varsa, bundan uzak durmaları isteniyor. Müşrik kökenli münafıkların

öldürülmemeleri, onlarla savaşılmaması hususunda aracılık

yapmak gibi. Çünkü küçük bir bozgunculuğu kendi hâlinde

bırakmak ve onunla ilgili önlemleri almayı ihmal etmek, onun gelişmesine,

önlenemez bir hâl almasına imkân sağlar. Bu küçük

bozgunculuk gelişir, büyür ve sonuçta yönetimi ele alarak çevreyi

ve nesli mahveder. Şu hâlde ayet, bir tür kötü aracılık yasağı niteliğindedir.

Zalimler, tağutlar, münafıklar ve müşrikler gibi yeryüzünde

bozgunculuk yapan gruplar lehinde aracılık yapmayı yasaklamaktadır.

 

"Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeli ile selâm verin."

Bu ayette, verilen bir selâmı, ondan daha güzeliyle veya benzeriyle

karşılama emrediliyor. Bu, her türlü selâmı kapsayan genel bir hükümdür.

Ancak ayetlerin genel akışından da anlaşılacağı üzere,

buradaki selâmdan maksat, barış amaçlı verilen bir selâmdır. Yani

bu ayetlerde, Müslümanlara getirilen barış ve uzlaşma önerisinin

ifadesi olarak selâmın verilmesi durumu ile ilintili bir hususa temas

ediliyor.

 

"Allah'tır ki, Ondan başka ilâh yoktur... kıyamet günü sizi, mutlaka

bir araya toplayacaktır..." Ayetin anlamı açıktır. Bir bakıma, önceki

iki ayetin içeriğini gerekçelendiriyor ve sanki şöyle denmek isteniyor:

İyi ve kötü aracılık hususunda Allah'ın size yüklediği sorumluluğun

gereğini yapın. Size selâm verenin selâmını yüz çevir-mek ve

reddetmek suretiyle geçersiz kılmayın. Çünkü önünüzde bir gün

var ki, Allah sizi o günde bir araya getirecek ve yöneltilen çağrıya

olumlu ya da olumsuz tepki göstermenize dayalı olarak yaptıklarınızın

karşılığını verecektir.

 

50 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

"Size ne oldu da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız?! Hâlbuki

Allah onları yaptıklarından dolayı (gerisingeri) küfre döndürdü..." Ayetin

orijinalinde geçen "fieteyn" kelimesi, "fieh" kelimesinin

tesniyesidir. "Fieh" kelimesi ise taife ve grup demektir. "Erkese"

kelimesinin mastarı olan "irkas" ise, geri çevirme, döndürme anlamına

gelir.

 

Bu ayet, içeriği bakımından ilk baştaki "Kim iyi bir şefaatte

bulunursa..." giriş ve hazırlık nitelikli ayetin içeriğine ilişkin bir

ayrıntılan-dırma konumundadır. Buna göre şöyle bir anlam çıkıyor

karşımıza: Kötü aracılık, bunu yapan kimseye de sorumluluktan

bir pay yüklediğine göre, ey müminler, size ne oldu da münafıklar

hakkında iki gruba ayrıldınız, iki hizip ve topluluk hâline geldiniz?!

Bir grubunuz, onlarla savaşmaktan yana tavır belirliyor, diğer bir

grubunuz da onlar için aracılık yapmayı, onlara karşı savaşmama

eğilimini teşvik ediyor; onların gelişmesiyle gelişen, onların olgunlaşmasıyla

meyve veren bozgunculuk ağacını görmezlikten gelmeyi

öneriyor. Hâlbuki Allah, daha önce çıktıkları sapıklık çukuruna

gerisingeri göndermiştir onları. Bu, onların istedikleri kötü amellerin

bir sonucudur. Yoksa siz, onlar lehinde aracılık yapmak

suretiyle Allah'ın saptırdığı bu kimseleri doğru yola iletmeyi mi

istiyorsunuz? Oysa Allah'ın saptırdığı kimseyi hidayete erdirmenin

yolu yoktur.

 

"Allah kimi saptırırsa, artık onun için (dogruya) hiçbir yol bulamazsın."

Burada müminlere yönelik hitaptan, Resulullah'a

(s.a.a) yönelik hitaba geçiş yapılıyor. [Iltifat sanatına baş vuruluyor.]

Bu yöntemle şuna işaret ediliyor: "Onlar hakkında aracılıkta

bulunan müminler bu sözü gereği gibi anlayamazlar. Eğer anlayabilselerdi,

münafıklar lehinde aracılık yapmazlardı." Dolayısıyla onlara

hitap etmekten vazgeçilerek meseleyi en açık, en belirgin

şekliyle kavrayan kişiye, yani Peygambere (s.a.a) hitap ediliyor.



Geri   İleri
Go to TOP