A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
Geri   İleri


önünde bulundurup gerekli ibret derslerini çıkarmalarıdır. Şuna

dikkat etmeleri istenmektedir ki: Yahudi ve Hıristiyanların başına

ne gelmişse, Allah'a verdikleri sözü unutmalarından dolayı gelmiştir.

Allah'a teslim olacak-larına dair bir söz vermişlerdi. Dinleyip itaat

edeceklerine ahd-ü pey-man etmişlerdi. Bu sözün, bu ahdin

bir gereği Rablerine muhalefet etmekten sakınmaları, dinsel meselelerde

O'na güvenip dayanmaları, yani O'nu din konusunda vekil

edinmeleridir. Kendileri için tercih ettiğini tercih etmeleri, istemediğini

de istememeleridir. Bunun yolu da, Allah'ın elçilerine inanıp

itaat etmek, O'nun elçilerinin dışında Allah'ın kullarını kendi

buyruklarına uymaya, itaat etmeye çağıran zorbalara, tağutlara ve

hatta hahamlara ve papazlara itaat etmekten vazgeçmektir. Çün-

 

408 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

kü Allah'tan ve Allah'ın itaat edilmesini emrettiğinden başkasına

itaat edilmez.

 

Ama Israiloğulları ve Hıristiyanlar verdikleri sözü kulaklarının

ardına attılar, böylece Allah'ın rahmetinden uzak düştüler. Kelimeleri

konuldukları anlamların dışına çektiler, maksatlarının dışında

ilgisiz anlamlarla açıklamaya kalkıştılar. Bunun kaçınılmaz bir gereği

olarak dinlerinin bir bölümünü unuttular. Ama bu öyle bir bölümdü

ki, unutulmasıyla birlikte, bütün hayırlar ve mutluluklar onları

terk etti. Bu, dinlerinin geri kalanını da ifsad etti. Çünkü din,

birbiriyle bağlantılı bilgiler ve hükümler bütününden ibaret bir disiplindir.

Bir kısmının ifsad olmasıyla bu disiplinin geri kalan kısmı

da ifsad olur. Özellikle temel ilkeler ve rükünler bazında.

Düşünün bir insanı ki, namaz kılıyor, ama Allah için değil; malını

harcıyor, fakat Allah'ın rızasını elde etmek için değil; savaşıyor,

ne var ki, hak mesajının yücelmesi, egemen olması için değil. Dolayısıyla

dinlerinin bir kısmını unutan Yahudi ve Hıristiyanların elinde

kalan öbür kısmı da kendilerine herhangi bir yarar sağlayamadı.

Çünkü bu kısım da tahrif edilmiş, ifsada uğramıştı. Dinden

unuttukları şeylerden müstağni olmaları da mümkün değildi. Dinden

özellikle temel ilkelerinden müstağni olunmaz.

Buradan hareketle anlıyoruz ki: Bu kıssanın anlatılması ve kıssadaki

gelişmelerden ibret almaya ilişkin çağrı yapılmasıyla müminlerin

takvaya aykırı hareket etmekten, Allah'a güvenip dayanmanın

tersine bir tutum içinde olmaktan şiddetle sakındırmayı gerektiren

bir durum söz konusudur.

 

Yine şu husus da belirginleşiyor: Tevekkülden, Allah'a güvenip

dayanmaktan maksat, teşriî ve tekvinî (yasal ve varoluşsal) nitelikli

ilkelerin tümü veya salt teşriî=yasal konuları ifade eden hususlardır.

Yani, yüce Allah müminlere dinî hükümler hakkında Allah'a

ve Resulüne itaat etmelerini, Resulün getirip kendilerine açıkladığı

ilkeleri benimsemelerini, dinle ilgili işleri, dinsel yasaları belirlemeyi

Rablerine bırakmalarını, bu hususta başına buyruk davranmaktan

vazgeçmelerini ve yanlarında emanet olarak koyduğu ya-

 

Mâide Sûresi 8-14 ............................................................ 409

 

salar üzerinde tasarrufta bulunmamalarını emrediyor. Nitekim geçerli

kıldığı evrensel nedensellik uyarınca hareket etmelerini, ama

buna dayanıp güvenmeden, buna tanrİsal bir yetki ve yetenek

atfetmemeleri, Allah'ın onlar için dilediklerini gözetmelerini, ezeli

plânlamasıyla ve iradesiyle öngördüğü sonuçları beklemelerini

emretmiştir.

 

"Allah, Israiloğullarından kesin söz almıştı ve içlerinden on iki

başkan göndermiştik..." Ragıp el-Isfahanî der ki: "en-Nakb", duvar

veya deri hakkında kullanıldığında, tahta hakkında kullanılan

"sakb" kelimesi gibi "delik" demektir. en-Nakîb, "bir kavimden ve

onların çeşitli durumları hakkında araştırma yapan kimse" demektir.

Çoğulu "nukabâ"dır.

 

Yüce Allah bu ümmetin müminlerine, Israiloğullarının görüp geçirdiği, dinin sağlamlaştırılmasına dönük gelişmeleri, onlardan

söz alınarak işlerinin tespit edilmesini, içlerinden temsilciler seçilip

gönderilmesini, ilâhî mesajın eksiksiz olarak kendilerine sunulmasını,

böylece tüm kanıtların ortaya konup bahanelerin ardının

kesilmesini, buna karşın onların sözlerini tutmamalarını ve Allah'ın

da lânetle ve kalplerini katılaştırmakla vs. şeylerle karşılık

vermesini kıssanın akışı içinde anlatıyor. Bu bağlamda buyuruyor

ki:

"Allah, Israilogullarından kesin söz almıştı." Bu olay, Bakara

suresinde ve başka surelerde sıkça gündeme getirilir. "Ve içlerinden

on iki başkan göndermiştik." Öyle anlaşılıyor ki, burada on iki

aşiretin başkanları kastediliyor. Bunlar birer yönetici gibi aşiretin

işlerini düzenliyorlardı. Dolayısıyla onların aşiretlerine nispet edilişleri

bir açıdan bu ümmet bağlamında ululemrin ümmetin bireylerine

nispeti gibidir. Bunlar din ve dünya işlerinde başvuru merciidirler;

ama vahiy almazlar, şeriat ve hüküm koymazlar. Çünkü şeriat

ve hüküm koyma yetkisi Allah'a ve Resulüne aittir.

"Allah demişti ki: Ben şüphesiz sizinle beraberim." Bu ifade,

koruma ve denetimin ilânı konumundadır. Bunu biraz açacak olursak:

Şayet O'na itaat ederlerse, Allah kendilerine yardım ede-

 

410 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

cektir. O'na isyan ederlerse, Allah onları yüz üstü bırakacaktır.

Bu nedenledir ki, iki olguya birden dikkat çekmiş ve şöyle buyurmuştur:

"eger namazı dosdogru olarak kılar, zekâtı verir, elçilerime

inanır, onlara saygı göstererek yardım ederseniz." Ayetin

orijinalinde geçen "azzertumuhum" kelimesi, saygı göstermekle

beraber yardım etmek anlamına gelir. Burada sözü edilen resullerden

maksat, bisetini ve devletini görecekleri Hz. İsa (a.s), Hz.

Muhammed (s.a.a) ve yüce Allah'ın Hz. Musa ile Hz. Muhammed

arasında geçen dönemde onlara gönderdiği diğer peygamberlerdir

(Allah'ın selâmı hepsine olsun).

 

"Ve Allah'a güzel borç verirseniz," Bununla zorunlu olan zekâtın

dışındaki gönüllü infak kastediliyor. "elbette sizin günahlarınızı

örterim ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokarım." Bu

ifade yukarıda işaret edilen güzel vaade yöneliktir. Ardından şöyle

buyrulu-yor: "Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, düz yoldan

sapmış olur."

 

"Sözlerini bozdukları için, onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık."

Yüce Allah, sözünü tutmanın, mİsakı inkâr etmenin cezasını

düz yoldan sapmak şeklinde açıklıyor. Aslında bu, icmalî ve genel

bir anlatımdır. Ayrıntıları ise, bu ayette sıralanan azap şekilleriyle

açıklanmaktadır. Bunların bir kısmını yüce Allah kendisine nispet

ediyor. Lânete uğramaları ve kalplerinin katılaşması gibi. Ki bunların

yüce Allah'a nispeti yerindedir. Bunların bir kısmını da bizzat

kendilerine nispet ediyor, çünkü onların özgür tercihleri sonucu belirlenmişlerdir.

Şu ifade bunlara yönelik bir işarettir: "Daima onlardan

hainlik görürsün."

 

Bütün bunlar, başta kendilerinden alınan söz olmak üzere Allah'ın

ayetlerini inkâr etmemelerinin cezasıdır. Ya da özellikle

mİsakı inkâr etmelerinin karşılığıdır. Çünkü uzaklaştıkları düz yol,

mutluluk yoluydu, hem dünyalarının, hem de ahiretlerinin imarı

onunla mümkündü.

 

"Sözlerini bozdukları için" ifadesinden anlaşılıyor ki, bununla

önceki ayette yüce Allah'ın azap tehdidini gerektiren küfür

 

Mâide Sûresi 8-14 .................................................... 411

 

kastediliyor. Ayetin orijinalinde geçen "febima" kelimesindeki

"ma" edatı pekiştirme içindir. Önemseme ya da küçümseme yahut

değişik bir gerekçeye yönelik olarak kapalılık ifade eder. Dolayısıyla

kastedilen anlam şudur: Verdikleri sözlerini herhangi bir şekilde

bozmalarından dolayı onları lânetledik. Lânet, rahmetten uzaklaştırmayı

ifade eder.

 

"Kalplerini katılaştırdık." Kalplerin katılaşması deyimi, taşların

katılığından alınmıştır; taşın katılığı onun sert olması demektir.

Kalplerin katılığı ise, hak karşısında eğilmemelerini, rahmetten

etkilenmemelerini ifade eder. Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor:

"Müminler için hâlâ vakit gelmedi mi kalpleri Allah'ın zikrine

ve inen hakka yu-muşasın ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş,

sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalpleri katılaşmış,

çogu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar." (Hadîd,

16)

Kİsacası kalpleri katılaşınca, "Onlar kelimeleri yerlerinden

kaydırırlar." Allah'ın razı olmayacağı şekilde yorumladılar, bazı bölümlerini

attılar, bazı anlamlar eklediler ya da bazı şeyleri

değiştirdiler. Ki bütün bunlar kutsal kitabı tahrif etmek anlamına

geliyordu. Onların bu tür davranışları, dinin kesin gerçeklerinin ellerinden

çıkmasına sebep oldu. "Kendisiyle uyarıldıkları şeyin bir

bölümünü unuttular." Unuttukları, mutluluğun kaynağı olan temel

ilkeleri oluşturan kısımdı. Bunun yerini ancak kaçınılmaz bir bedbahtlığı

gerektiren şeyler aldı. Örneğin, Allah'ı insanlara benzeten

bir anlayış benimsediler. Musa'nın son peygamber, Tevrat'ın da sürekli

şeriat olduğunu, neshin ve bedânın geçersiz olduğunu ve

benzeri asılsız şeyleri iddia ettiler.

 

"Daima onlardan hainlik görürsün." Yani, onlardan hain bir

grubu görürsün. Veya onlardan hainlik görürsün. "Içlerinden pek

azı hariç... Yine de sen onları affet ve aldırış etme; çünkü Allah iyilik

edenleri sever." Daha önce defalarca söyledik ki, azınlık bir

grubun onlardan istisna edilmiş olması, halk ve ümmet demek o-

 

412 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

lan topluma ilişkin lânet ve azap hükmüyle çelişmez.1

 

"Biz Hıristiyanız, diyenlerden de kesin söz almıştık; ama onlar da

kendisiyle uyarıldıkları şeyin bir bölümünü unuttular. Bu yüzden... saldık."

Ayetin orijinalinde geçen ve "saldık" diye anlamlandırdığımız

"ağreynâ" kelimesi hakkında, Ragıp el-Isfahanî der ki: "Gara bikeza"

şeklinde bir ifade kullanıldı mı bu, ona düşkün olmak, ona

yapışıp kalmak anlamını ifade eder. Kelimenin aslı "garâ"dır, bu

ise (zamk, tutkal gibi) kendisiyle bir şey yapıştırılan anlamına gelir.

"Ağraytu fulanen bi keza=falanı ona yapıştırdım" demektir.

Meryem Oğlu İsa Mesih rahmet peygamberiydi. Insanları sulha,

barışa çağırıyordu; onları ahiretle ilgilenmeye, dünyanın geçici

zevklerinden, çekici süslerinden yüz çevirmeye teşvik ediyordu; bu

tür basit amaçlar peşinde didişmemeye davet ediyordu.2 Ama onlar

kendilerine yapılan uyarıları dinlemeyip onlardan ibret dersleri

çıkarmayı unuttukları için, Allah onların kalplerine sulh ve barış yerine

savaş duygusunu yerleştirdi. Teşvik edildikleri kardeşlik ve

sevgiye karşılık düşmanlık ve nefret duygularını empoze etti. Nitekim

ulu Allah şöyle buyuruyor: "Ama onlar da kendisiyle uyarıldıkları

şeyin bir bölümünü unuttular. Bu yüzden kıyamet gününe kadar

aralarına kin ve düşmanlık saldık."

Yüce Allah'ın sözünü ettiği bu düşmanlık ve kin, Hıristiyan topluluklar

arasında kökleşmiş derin bir karakteristik özellik hâline

geldi. Ahiret ateşi gibi yakalarına yapışmış, ne yapsalar

kurtulamıyorlar. Ondan, onun sıkıntısından kurtulmak istedikleri

her seferinde tekrar alaşağı ediliyorlar. Çılgın alevli ateşin azabının

----------

1- Bu ifadenin yorumu bağlamında ileri sürülen en ilginç tez, bazı tefsirlerde,

"Içlerinden pek azı hariç" ifadesiyle Abdullah b. Selam ve arkadaşlarının

kastedil- diğine ilişkin olarak yer alan açıklamalardır. Hâlbuki Abdullah b. Selam bu surenin inişinden bir süre önce Müslüman olmuştu. Ayetten anladığımız kadarıyla, bu ayetin indiği ana kadar Müslüman olmayan bir grup Yahudi istisna tutuluyor.

2- Bu hususta, dört Incil'in değişik yerlerinde Hz. Mesih'ten (a.s) naklen

farklı konularda yapılan açıklamalara bakınız.

 

Mâide Sûresi 8-14 .................................................... 413

 

tadını yüreklerinde hissediyorlar.

 

Hz. İsa'nın (a.s) yeryüzünden kaldırılışından itibaren Havarileri,

gezgin davetçileri ve talebeleri arasında ihtilaflar baş gösterdiği

andan ve günden beri, Hıristiyanlar arasında da görüş ayrılıkları

derinleşmiştir. Günbe gün artan ve gelişen ayrılıklar sonunda savaşlara,

vuruşmalara, saldırılara, baskınlara, katliamlara dönüştü.

Sonunda yeryüzünü harabeye döndüren, insanlığı yok oluş tehdidiyle

yüz yüze getiren büyük dünya savaşları da Hıristiyanlar arasındaki

kin ve düşmanlığın ulaştığı son noktayı teşkil eder.

Bütün bunlar nimetin azaba dönüşmesinin, çabaların sapıklıkla

sonuçlanmasının örnekleridir: "Allah yakında onlara yapmakta

olduklarını haber verecektir."

 

414 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Mâide Sûresi 15-19 ......................................................

 

15- Ey Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitaptan gizlediğiniz şeylerin

çoğunu size açıklıyor, çoğundan da geçiyor. Gerçekten size Allah'tan

bir nur ve açık bir kitap gelmiştir.

 

16- Allah onunla, rızasına uyanları esenlik yollarına iletir, onları

kendi ilmiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola ile-

 

Mâide Sûresi 15-19 ...................................................... 415

 

tir.

 

17- "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler küfre girmişlerdir.

De ki: "Öyle ise Allah, Meryem oğlu Mesih'i, annesini ve

yeryüzünde olanların hepsini helâk etmek isterse, Allah'a karşı

kimin elinde bir şey var? Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan

her şeyin egemenliği, yalnızca Allah'ındır. O, dilediğini yaratır

ve Allah'ın her şeye gücü yeter."

 

18- Yahudiler ve Hıristiyanlar; "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz"

dediler. De ki: "O hâlde niçin günahlarınızdan ötürü Allah sürekli

size azap ediyor? Hayır, siz de O'nun yaratıklarından birer insansınız.

O dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin

ve ikisi arasında bulunan her şeyin egemenliği, yalnızca Allah'ındır.

Dönüş de sadece O'nadır."

 

19- Ey Ehlikitap! Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi, demeyesiniz

diye elçilerin arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği

sırada elçimiz size geldi ki (kitaptan gizlediğiniz şeylerin çoğunu)

size açıklıyor. Işte size müjdeleyici ve uyarıcı geldi. Allah'ın her

şeye gücü yeter.

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Yüce Allah, bundan önceki ayetler grubunda, Ehlikitab'ın Allah-

'ın elçilerine yardımcı olacaklarına, onlara saygı göstereceklerine,

kendilerine gönderilen kitapları koruyacaklarına ilişkin olarak verdikleri

sözü, sonra Allah'ın, kendisiyle bunları bağladığı bu sözü

bozuşlarını hatırlatınca, bu ayetler grubunda da onları, gönderdiği

elçisine ve indirdiği kitabına inanmaya davet ediyor. Bu bağlamda

yüce Allah, elçiyi ve kitabı onlara tanıtacak bir dil kullanıyor. Bunun

yanı sıra rİsaletin doğruluğunu ve kitabın gerçekliğini kanıtlayacak

belgeler ortaya koyarak, inanmamak için ileri sürebilecekleri

her türlü bahanenin önünü tıkıp hücceti onlara tamamlıyor.

Kitap ve elçinin tanıtımına yönelik ifadeler şunlardır: "Ey

Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitaptan gizlediginiz şeylerin çogunu

 

416 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

size açıklıyor...", "Ey Ehlikitap! ...elçilerin arasının kesildigi, bir

boşluk meydana geldigi sırada elçimiz size geldi..."

Buna ilişkin kanıtsal belgeyi de şu ifadede gözlemliyoruz: "Kitap-

tan gizlediginiz şeylerin çogunu size açıklıyor..." Hiç kuşkusuz

bu, risaletin doğruluğunun en güzel kanıtıdır: Okumasız-yazmasız

bir adam, ancak ilâhiyatları alanında uzmanlaşmış birkaç bilginin

bilebileceği olaylardan haber veriyor. Işte bu, doğruluğunun kanıtıdır.

"Allah onunla, rızasına uyanları esenlik yollarına iletir..." ifadesi

de öyledir. Çünkü gerçekliklerini perdeleyecek bir tek leke bulunmayan

hakka yönelik ifadeler, rİsaletin doğruluğunun ve

kitabın gerçekliğinin en güzel kanıtlarıdır.

Bahanelerin önünün tıkanmasına gelince, bunu şu ifade içermiştir:

"Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi, demeyesiniz diye...

Işte size müjdeleyici ve uyarıcı geldi. Allah'ın herşeye gücü

yeter." Bu arada yüce Allah, ayetlerin akışı içinde bir grubun, "Allah,

Meryem Oglu Mesih'tir." şeklindeki iddialarını ve Yahudilerle

Hıristiyanların, "Biz Allah'ın ogulları ve sevgilileriyiz." şeklindeki

sözlerini reddediyor.

 

"Ey Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitaptan gizlediğiniz şeylerin çoğunu

size açıklıyor, çoğundan da geçiyor." Elçinin kitaptan gizledikleri

çok şeyi açıklamasından maksat, onun peygamberlik ayetlerini,

buna ilişkin müjdeleri açıklamasıdır. Nitekim yüce Allah buna birçok

ayette işaret etmiştir: "Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve Incil'de

yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyarlar..." (A'râf,

157), "Onu ogullarını tanıdıkları gibi tanırlar..." (Bakara, 146), "Muhammed

Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere

karşı katı, birbirlerine karşı merhametlidirler... Onların Tevrat'taki

vasıfları ve Incil'deki vasıfları da böyledir..." (Fetih, 29)

Aynı şekilde Hz. Peygamberin (s.a.a), onlar tarafından gizlenen

ve gerçeği söylememe hususunda büyüklendikleri recm [zina suçunu

işleyenleri taşlayarak öldürme] cezasını açıklamasını da buna

örnek gösterebiliriz. Nitekim ileride üzerinde duracağımız şu

ayette buna işaret edilmiştir: "Küfürde yarış edenler seni üzme-

 

Mâide Sûresi 15-19 .............................................................. 417

 

sin..." (Mâide, 41) Recm hükmü, bugün Yahudilerin elinde bulunan

Tevrat'ın Tesniye Kitabı, Bab 22'de yer almaktadır.

Birçoğundan vazgeçmesiyle de, kitaptan gizledikleri birçok şeyi

de terk etmesi kastediliyor. Bunun göstergesi de Tevrat ve Incil

arasında varolan ihtilaflardır. Örneğin Tevrat, tevhid ve peygamberlikle

ilgili öyle şeyler kapsıyor ki, bunları yüce Allah'a isnat etmek

hiçbir şekilde doğru değildir. Yüce Allah için cisim var saymak, bir

mekana hülul et-tiğini ileri sürmek ve benzeri şeyler, çeşitli küfür,

günah ve sürçmeler gibi peygamberlere nispet edilmesi aklen tasavvur

edilmeyen şeyler de Tevrat'ta yer alır. Ayrıca Tevrat, hiçbir

şekilde ahiretten söz etmez. Oysa bir din, ahiret inancı olmaksızın

ayakta duramaz. Bir de ellerindeki Inciller, özellikle Yuhanna

Incili'nin putperest inançlarını içermesini de buna örnek gösterebiliriz.

"Gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir kitap gelmiştir." "Size

Allah'tan... gelmiştir." ifadesi, gelen şeyin bir şekilde Allah ile kaim

olduğunu vurgulamaya yöneliktir. Açıklama veya konuşmanın

açıklayan ve konuşanla kaim olması gibi. Bu, nur ile Kur'ân-'ın

kastedildiği ihtimalini güçlendiriyor. Bu durumda, "açık bir kitap"

ifadesi, açıklama nitelikli bir atıf olarak öncekine matuftur. Yani,

hem nur ifadesiyle, hem de açık kitap nitelemesiyle Kur'ân

kastedilmiştir. Yüce Allah, kitabının değişik yerlerinde Kur'ân'ı nur

olarak adlandırmıştır: "Onunla beraber indirilen nura uyanlar."

(A'râf, 157), "Artık Allah'a, elçisine ve indirdigimiz nura inanın."

(Teğabun, 8), "Size apaçık bir nur indirdik." (Nisâ, 174)

Ayetin giriş kısmındaki ifadeden hareketle nur kavramıyla Hz.

Peygamberin (s.a.a) kastedilmiş olması da muhtemeldir. Yüce Allah,

Peygamberi nur olarak tanımlamıştır: "Ve aydınlatıcı bir ışık

olarak... gönderdik." (Ahzâb, 46)

 

"Allah onunla, rızasına uyanları esenlik yollarına iletir."

"Bihi=onunla" ifadesindeki "ba" alet içindir. Zamir ise kitaba veya

ister Peygamber (s.a.a) kastedilsin, ister Kur'ân kastedilsin nura

dönüktür. Dolayısıyla her ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Çünkü Pey-

 

418 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

gamber hidayet aşamasının zahirî sebeplerinden biridir. Kur'ân da

öyle. Gerçek hidayet O'nunla kaimdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Sen, sevdigini dogru yola iletemezsin, fakat Allah diledigini

dogru yola iletir." (Kasas, 56) "Işte sana da böyle emrimizden bir

ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz

onu, kullarımızdan diledigimizi dogru yola ilettigimiz bir nur yaptık.

Şüphesiz sen, dogru yola götürüyorsun. Göklerde ve yerde bulunan

her şeyin sahibi Allah'ın yoluna. Iyi bilin ki, bütün işler sonunda

Allah'a varır." (Şûrâ, 52-53)

 

Bu ayetler, görüldüğü gibi doğru yola iletme misyonunu, hem

Kur'ân'a, hem de Peygambere (s.a.a) nispet ediyor. Ama aynı zamanda,

onu menşe itibariyle Allah'a döndürüyor. Gerçek yol gösterici

O'dur. Gerisi zahirî sebeptir, hidayeti canlandırmak için işe koşulmuştur.

Allah, "Allah onunla iletir." ifadesini, "rızasına uyanları" ifadesiyle

kayıtlandırmıştır. Bu demektir ki, ilâhî yol göstericiliğin aktif

hâ-le gelmesi, O'nun rızasına tâbi olmaya bağlıdır. Hidayetten

maksat, arzulanan şeye ulaştırmadır [sırf yol göstericilikten ibaret

değildir]. Yüce Allah'ın insanı esenlik yollarından birine veya hepsine

yahut da peş peşe sıralanan bu yolların çoğuna yöneltip sokması

yani.

 

Ayetin akışı içinde yüce Allah "selam" (esenlik) kavramını mutlak

tutmuştur. Bununla dünya veya ahiret hayatının mutluluğunu

bozan her türlü bedbahtlıktan kurtuluş ve selamette oluş

kastedilir. Bu açıdan Kur'ân'ın, Allah'a teslim oluşu, imanı ve takvayı

kurtuluş, başarı, güvenlik vb. şeylerle nitelendirmesiyle örtüşen

bir ifadedir.

 

Tefsirimizin birinci cildinde, "Bizi dosdogru yola ilet." (Fatiha, 6)

ayetini incelerken şöyle demiştik: Yüce Allah'ın, kullarının farklı

durumlarına cevap verebilecek birçok yolu vardır ve bunlar sonunda

gelip bir ana yolda birleşirler. Yüce Allah bu ana yolu kendine

nispet eder ve adına da, kendi kitabında "dosdoğru yol" (sırat-ı

müstakîm) der. Nitekim O şöyle buyurmuştur: "Bizim ugrumuzda

 

Mâide Sûresi 15-19 ..............................................................419

 

cihat edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah,

iyilik edenlerle beraberdir." (Ankebût, 69), "Işte benim dogru yolum

budur, ona uyun; başka yollara uymayın ki, sizi onun yolundan

ayırmasın." (En'âm, 153)

 

Bu da gösteriyor ki, Allah'ın birçok (yan) yolu vardır; ama bunların

tümü bir noktada birleşirler. Tümü, izleyicisini Allah'ın kerametine

ulaştırır ve onu Allah'ın dosdoğru yolundan ayırmaz. Ve yine

her yol, kendi yolcusunu başka yolların yolcusundan da

ayırmaz. Ama Allah'ın dosdoğru yolu dışındaki diğer sapkın yolların

durumu böyle değildir.

 

Buna göre ayetin anlamı -Allah daha iyi bilir- şudur: Yüce Allah

kitabı ve peygamberi aracılığıyla, rızasına tâbi olanı bazı yollara iletir.

Bu yolların temel özellikleri, yolcularının dünya ve ahiret hayatının

mutsuzluğundan korunmaları, mutlu hayatı kederli bir yaşama

dönüştürecek olumsuzluklardan muhafaza olmalarıdır.



Geri   İleri
Go to TOP