A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
Geri   İleri


Allah yoldan çıkan topluluktan razı olmaz." (Tevbe, 96) Bütün bunların

ötesinde ayetin ifade tarzı mutlaktır; kemale erme, tamamlama,

razı olma, din, İslâm ve nimet gibi olguları herhangi bir açıdan

kayıtlamıyor.

 

Diyebilirsiniz ki: Bu ayet -daha önce de işaret edildiği gibi- aşağıdaki

ayetin kapsadığı vadin yerine getirilişinin ifadesidir: "Allah

sizden, inanıp iyi işler yapanlara vaat etmiştir: Onlardan öncekileri

nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran

kılacak ve kendileri için seçip begendigi dinlerini kendilerine saglamlaştıracak

ve korkularının ardından kendilerini tam bir güvene

erdirecektir. Bana kulluk edecekler ve bana hiçbir şeyi ortak

koşmayacaklar." (Nûr, 55)

Görüldüğü gibi, ayette Müslümanlara kendileri için razı olunmuş

dinlerinin kemale erdirileceği vadediliyor. Tefsirini sunduğumuz

ayette ise, bu vaade şu ifadeler tekabül ediyor: "Bugün sizin

dininizi olgunlaştırdım (kemale erdirdim) ve size din olarak İslâm'a

razı oldum." Şu hâlde, razı olunmuş dinlerinin kemale erdirilişinden

maksat, dinin onlar için egemen kılınışı, onun müşriklerin

sıkıştırmalarından kurtarılışıdır. Münafıklara gelince, onların durumu

farklıdır, dini baskı altında tutup sıkıştırmayla bir ilintileri

yoktur. Ayetin Arefe günü nazil olduğuna ilişkin rivayetlerin işaret

ettikleri anlam da budur. Nitekim bir diğer grup da, burada dinî

amellerin ve bu amelleri yerine getiren Müslümanların müşriklerin

sıkıştırmalarından kurtuluşları kastedilmiştir, şeklinde görüş belirtmişlerdir.

Size verecek cevabım şudur: "Bugün... olgunlaştırdım." ayetinin,

"Allah inananlara vadetmiştir..." ayetinin içerdiği vaadin somut

ifadesi oluşu, keza tefsirini sunduğumuz ayette geçen, "sizin

 

Mâide Sûresi 1-3 ..................................................... 341

 

dininizi olgunlaştırdım." ifadesinin öteki ayetteki, "kendileri için

seçip begendigi dinlerini kendilerine saglamlaştıracak..." ifadesine

tekabül edişi, onun anlamını ifade ediyor oluşu bir gerçektir ve

bunda en ufak bir kuşkuya mahal yoktur.

Ne var ki Nûr suresindeki ayet, "Allah inananlara ve iyi işler

yapanlara vaat etmiştir" ifadesiyle başlıyor. Burada Müslümanlar

arasında amellerinin içi-dışı bir olan özel bir grup kastediliyor. Dinin

öngördüğü biçimde sergiledikleri amelleri, Allah katında hükme

bağlanan dinî kurallarla örtüşüyor. Dolayısıyla Allah'ın onlar için

razı olduğu dinlerinin sağlamlaştırılması hoşnut olunan dinin

Allah'ın ilmi ve iradesi kapsamındaki kısmının yasa kalıplarına

dökülerek, vahiy yoluyla cüzlerini onların nezdinde toplayarak kemale

erdirmesi anlamını ifade eder. Ki kâfirlerin onların dinlerini

yok etmekten yana umutsuzluğa düşmelerinden sonra, kendileri

kemale erdirilmiş bu dinin buyrukları doğrultusunda Allah'a yönelik

kulluk yükümlülüklerini yerine getirsinler.

 

Bizim söylediğimiz şudur: Yüce Allah'ın dini kemale erdirmesinin

anlamı, farzların yasa niteliğinde hükme bağlanması açısından

kemale erdirilmesidir. Dolayısıyla adı geçen ayetin inişinden sonra

herhangi bir farz konulmamıştır. Yoksa kastedilen, müminlerin

amellerinin, özellikle haclarının müşriklerin amellerinden ve haclarından

kurtarılması, iki tarafın amellerinin birbirine karışmayacak

şekilde ayrılması değildir. Diğer bir ifadeyle, dinin kemale erdirilişinin

anlamı, onun artıştan sonra eksilişi kabul etmeyecek

şekilde en yüksek mertebeye çıkarılışıdır.

 

Tefsir-ul Kummî'de müellif der ki: Bana babam anlattı, o da

Saf-van b. Yahya'dan duymuş, ona A'lâ haber vermiş. O, Muhammed

b. Müslim kanalıyla İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediğini duymuş:

"Allah'ın indirdiği son farz, velayettir. Ondan sonra herhangi

bir farz indirilmemiştir. Ardından, 'Kura-ul Gamîm' denilen yerde,

'Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım.' ayeti indi. Resulullah (s.a.a)

bu hükmü 'Cuhfe' denilen yerde tebliğ etti. Ondan sonra da herhangi

bir farz inmedi."

 

342 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Aynı anlamı içeren bir hadisi Tabersi Mecma-ul Beyan tefsirinde

İmam Bâkır ve İmam Sadık'tan (a.s) rivayet etmiştir. Ayyâşî de

kendi tefsirinde Zürare kanalıyla İmam Bâkır'dan aktarmıştır. [c.1,

s.292, h:20]

 

Şeyh Tusî el-Emalî adlı eserinde kendi rivayet zinciriyle

Muhammed b. Cafer b. Muhammed'den, o babasından, o İmam

Cafer Sadık'tan (a.s), o da Emir-ül Müminin Ali'den (a.s) şöyle rivayet

eder: Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: "İslâm

beş temel üzerine bina edilmiştir: İki şehadet ve iki arkadaş..."

Orada hazır bulunanlar, "İki şehadeti biliyoruz, iki arkadaş nedir?"

diye sordular. Buyurdu ki: "Namaz ve zekât. Çünkü biri olmadan

diğeri kabul edilmez. Ayrıca oruç ve yol bulabilenlerin Beytullah'ı

haccetmeleri. Bunlar velayetle son bulmuştur." Ardından yüce Allah,

"Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım

ve size din olarak İslâm'a razı oldum." ayetini indirdi. [c.2,

s.132]

 

Fettal b. el-Farisi "Ravzat-ul Vaizin" adlı eserinde İmam Bâkır'-

dan (a.s) Peygamberimizin (s.a.a) hac için gidişini, Medine'ye dönüş

yolunda Ali'yi velayet makamına atayışını, konuyla ilgili ayetin

inişini anlatır. Burada Resulullah'ın (s.a.a) Gadir-i Hum günü yaptığı

uzun bir konuşmaya da yer verir. [Ravzat-ul Vaizin, s.89]

 

Ben derim ki: Benzeri bir hadisi, Tabersi el-İhticac adlı eserinde

kendisi bitişik rivayet zinciriyle el-Hadremi'den, o da İmam Bâkır'dan

(a.s) aktarır.1 Ayetin velayet hakkında indiğini Kuleynî el-

Kâfi'de,2 Şeyh Saduk da el-Uyûn'da3 rivayet eder. Tümü rivayet zinciriyle

Abdulaziz b. Müslim'e, ondan İmam Rıza'ya (a.s) isnat edilir.

Yine ayetin "velayet"le ilgili olarak indiğini Şeyh Tusi el-Emalî

adlı eserinde kendi rivayet zinciriyle İbn-i Ebi Umeyr'den, o

Mufaddal b. Ömer'den, o İmam Sadık'tan (a.s), o da atası Emir-ül

------

1- [el-Ihticac, c.1, s.68.]

2- [Usûl-ü Kâfi, c.1, s.282.]

3- [el-Uyûn, c.1, s.216, h:1]

 

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................. 343

 

Müminin'den (a.s) rivayet eder. [c.1, s.124]

Bunu Tabersî de Mecma-ul Beyan tefsirinde kendi rivayet zinciriyle

Ebu Harun el-Abdi'den, o Ebu Said el-Hudri'den rivayet eder.

Şeyh Tusî el-Emalî adlı eserinde konuyla ilgili olarak Ishak b. Ismail

en-Nişaburî'den, o İmam Sadık'tan (a.s), o atalarından (a.s), onlar

Hasan b. Ali'den (a.s) bir hadis rivayet ederler.1 Konuyu kısa

tutmak istediğimizden epey uzun olan bu rivayetlerin metinlerini

sunmadık. Dileyen kaynaklara başvurabilir. Hidayeti bahşeden Allah'tır.

------

1- [el-Emalî, c.2, s.132]

 

344 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Mâide Sûresi 4-5 ................................................................

 

4- Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: Size

temiz şeyler helâl kılındı. Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek

yetiştirdiğiniz av köpeklerinin, sizin için tuttuklarını yiyin ve [hayvanı

av peşine salarken] üzerine Allah'ın adını anın, Allah'tan korkun

[eğlence için hayvanları avlamayın]. Çünkü Allah hesabı çabuk

görendir.

 

5- Bugün size temiz şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin

yemeği [buğday vb. hububat] size helâl, sizin yemeğiniz de

onlara helâldir. Inanan kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce

kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar -iffetli olup zina etmemeniz

ve gizli dostlar tutmamanız üzere mehirlerini verdiğiniz

takdirde- size helâldir. Kim imanı [iyi amellerin kaynağı olan hak

itikatları] inkâr ederse, onun ameli boşa çıkmıştır ve o, ahirette

kaybedenlerdendir.

 

Mâide Sûresi 4-5 ........................................................... 345

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

"Sana kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: Size temiz

şeyler helâl kılındı." Bu ifadede genel ve mutlak bir soruya genel

ve mutlak bir cevap verilmiştir. Cevabın içeriğinde helâlı haramdan

ayıran bütünsel bir ölçüt sunulmuştur. Buna göre, üzerinde

normal-kabul edilebilir bir tasarrufta bulunulmak istenen şeyin iyi

ve temiz olması gerekir. Aynı şekilde "iyi ve temiz şey" kavramının

da herhangi bir kayıtlama getirilmeksizin mutlak olarak ifade edilmesi,

iyi ve temiz şeyin belirlenmesinde geleneksel-kabul edilebilir

anlayışın iyi ve temiz görüldüğü şeyin esas alınmasını gerektirmektedir.

Buna göre, geleneksel-normal insanların anlayışlarının

iyi ve temiz gördüğü şey, iyi ve temizdir. Iyi ve temiz olan her

şey de helâldir.

 

Bir şeyin helâl ve iyi oluşunun kriteri olarak geleneksel anlayışı

göstermemizin nedeni, fıkıh metodolojisi çerçevesinde vurgulandığı

üzere mutlak bir ifadenin ancak bu şekilde yorumlana bileceğidir.

"Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz av köpeklerinin,

sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın." Bir görüşe göre,

bu ifade "teyyibat=iyi ve temiz şeyler" konusuna matuftur. Yani

eğittiğiniz hayvanların tuttukları av hayvanları da size helâl kılındı;

yani ifadenin açılımı aslında şöyledir: "U-hille lekum saydu ma

allemtum minel cevarih." Buna göre, ifade mah-zuf bir muzaf takdir

edilmek suretiyle özetlenmiştir. Çünkü ayetin akışı buna

delâlet etmektir.

 

Ancak anlaşıldığı kadarıyla cümle, ilk cümlenin yerine matuftur.

"mâ allemtum=öğreterek yetiştirdiğiniz" ifadesindeki "mâ"

edatı, şart edatıdır. Şart cümlesinin cezası da, "fekulû mimmâ

emsekne aleykum =sizin için tuttuklarını yiyin." ifadesidir. Dolayısıyla

takdir etmeye gerek yoktur.

 

Ayetin orijinalinde geçen "cevarih" kelimesi, "carihe" kelimesinin

çoğuludur ve avlanarak beslenen kartal, şahin gibi kuşlar;

 

346 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

köpek ve pars anlamına gelir. Ayette geçen "mukellibîn" kelimesi,

cümlede hâl fonksiyonunu icra ediyor. "Teklîb" kipinin aslı, köpeklerin

av için eğitilmesi ya da av köpeklerinin edinilip av peşine salınması

anlamını ifade eder. Cümlenin bu kelimeyle kayıtlandırılması,

hükmün sırf av köpeğine özgü olduğuna, ötesini kapsamadığına

delâlet etmiyor değildir.

 

"Sizin için tuttukları" ifadesi, gramatik açıdan cümlenin "zarf"

ile kayıtlandırılmasına örnektir. Bununla, helâlliğin, köpeğin sahibi

için avlandıklarıyla sınırlı olduğuna, kendisi için avladıklarının bu

kapsama girmediğine işaret ediliyor.

 

"Üzerine Allah'ın adını anın." Bu, avlanan hayvanın etinin helâl

olmasının şartlarının tamamlanışına yönelik bir ifadedir. Buna göre,

avlanan şey, eğitilmiş av hayvanı, yani av köpeği aracılığıyla avlanılmış

olmasının, avcı için avlanmış olmasının yanında üzerine

Allah'ın adı da anılmalıdır.

 

Şu sonuç çıkıyor ortaya: Eğitilmiş av hayvanları -yani av

köpekleri- eğitilmişlerse ve boğazlandığında yenmesi helâl olan

yabani bir hayvanı sizin için tutmuşlarsa ve siz de üzerine Allah'ın

adını anmışsanız, siz ulaşmadan hayvan can vermişse yiyin; çünkü

bu, onun için boğazlanma hükmüne geçer. Şayet ölmemişse, bu

durumda boğazlanması ve üzerine Allah'ın adının anılması bir

gereklilik olur.

 

Ayetin sonunda, "Allah'tan korkun. Çünkü Allah hesabı çabuk

görendir." ifadesinin yer almış olması, bu hususta Allah'tan korkup

sakınmanın gerekliliğine yönelik bir işarettir. Bu uyarıyla güdülen

amaç, avın bir hayvan katliamına, sadist bir gösteriye, bir zorbalık

gösterisine, [çağdaş] av partilerinde olduğu gibi zavallı hayvanların

gereksiz yere öldürüldüğü bir can pazarına dönüştürülmesinin

önlenmesidir. Kuşkusuz Allah, hesabı çabuk görür. Zulmün,

haksızlığın cezasını ahiretten önce bu dünyada verir. Çoğu zaman

gözlemlediğimiz gibi zavallı hayvanları eğlence olsun diye tuzağa

düşürüp habersiz öldürenlerin akıbeti korkunç olmuştur.

 

"Bugün size temiz şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin

 

Mâide Sûresi 4-5 .......................................................... 347

 

yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir." Önceki ayette

zikredildiği hâlde burada temiz şeylerin helâl kılındığı bir kez daha

tekrarlanıyor ve ifadeye, "Bugün" kelimesiyle başlanıyor. Bunun

nedeni, Ehlikitab'ın yiyeceklerinin ve iffetli kadınlarının müminlere

helâl kılınmış olması suretiyle Allah'ın onlara yönelik lütfüne dikkat

çekmektir.

 

"Size temiz şeyler helâl kılındı." ifadesinin, "Kendilerine kitap

verilenlerin yemegi..." ifadesine eklenmesi, kesin olanın kuşkulu

olana eklenmesine bir örnektir. Bununla güdülen amaç; muhatabın

tatmin olmasını sağlamak, kalbindeki rahatsızlığı ve huzursuzluğu

gidermektir. Bu tıpkı bir efendinin kölesine şöyle demesine

benzer: "Sana verdiklerimin hepsi senindir. Fazladan da şunu şunu

veriyorum." Eğer köle efendisinin vade verdiği şeylerin gerçekleşmesinden

kuşku duyarsa, imdada kendisine kesin olarak verdiği

şeyler yetişir ve konuya ilişkin kesin bilgisi sayesinde içindeki kuşkular

ortadan kalkar. Aşağıdaki ayetler de bir açıdan bu tarz bir

anlatıma örnek oluşturmaktadır: "Güzel davrananlara daha güzel

karşılık ve fazlası var." (Yûnus, 26) "Ora-da onlara istedikleri her

şey vardır. Katımızda daha fazlası da vardır." (Kâf, 35)

Müminler daha önce Ehlikitap'la iç içe yaşamama, onlara

karışmama, onlarla temas hâlinde olmama ve onları dost

edinmeme hususunda kesin bir dille uyarıldıkları için, onların

yiyeceklerinin helâlliği hususunda kalpleri bir türlü tatmin

olmuyordu. Bu yüzden Ehlikitab'ın yiyeceğinin helâl kılınışı

meselesi, temiz şeylerin helâl kılınışı meselesiyle bağlantılı olarak

zikredilince, Ehlikitab'ın yiyeceklerinin de helâl kılınan diğer temiz

şeylerin kapsamına girdiğini anladılar. Böylece nefİslerindeki

huzursuzluk dindi, kalpleri mutmain oldu. Aşağıdaki ifade için de

aynı durum geçerlidir: "Inanan kadınlardan iffetli olan kadınlar ile

sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar... size

helâldir." "Kendilerine kitap verilenlerin yemegi size helâl, sizin yemeginiz

de onlara helâldir." Şurası açıktır ki bu, tek bir hususu ifade

eden bir tek sözdür. Çünkü, "sizin yemeğiniz de onlara helâldir."

 

348 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

ifadesi, Ehli-kitap için helâl olmayı ifade eden bir teşriî hüküm konumunda

değildir. Onlara bir yükümlülük yöneltilmiyor. Her ne kadar,

kâfirlerin dinin temel prensipleri gibi ayrıntı nitelikli hükümleriyle

de yükümlü olduklarını da düşünüyorsak da... Çünkü onlar Allah'a,

Resulüne, Resulünün getirdiği dine inanmıyorlar; ne

dinliyorlar, ne de kabul ediyorlar. Bir yerde hitap gereksiz olacaksa,

konuşma boşa gidecekse, o tür konularla ilgili hitaplar yöneltmek,

Kur'ân'ın ifade tarzıyla bağdaşmaz. Ama edebi sanatlar açısından

etkili ve elverişli olması başka. Insanlara yönelik genel hitaptan

Hz. Peygambere (s.a.a) yönelik özel hitaba geçiş yapılması

(iltifat sanatı) vb. gibi. Aşağıdaki ayetleri buna örnek gösterebiliriz:

"De ki: Ey Ehlikitap, bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye

gelin." (Âl-i Imrân, 64), "De ki: Rabbimin şanı yücedir. Ben sadece

elçi olarak gönderilen bir insan degil miyim?" (Isrâ, 93) Bunun gibi

birçok ayet sunulabilir.

Kısacası, "Kendilerine kitap verilenlerin yemeği..." ifadesiyle,

Ehlikitab'ın yemeğinin Müslümanlara helâl kılınışının ayrı, Müslümanların

yemeğinin de Ehlikitab'a helâl kılınışının ayrı bir hüküm

oluşu kastedilmiyor. Bilâkis, bir tek hüküm açıklanıyor. O da yemeğin

üzerindeki haram oluş durumunun kaldırılıp, helâl oluş durumunun

vurgulanmasıdır. Demek isteniyor ki, ortada herhangi bir

yasak yoktur ki taraflardan biriyle ilintilendirilsin. Şu ayet-i kerime

bu tarz anlatıma bir örnektir: "Eger onların gerçekten inanmış olduklarını

anlarsanız, onları kâfirlere geri döndürmeyin. Ne bu kadınlar

onlara helâldir, ne de onlar bunlara helâl olurlar."

(Mümtehine, 10) Yani arada helâllik durumu yoktur ki taraflardan biriyle

ilintilendirilsin.

 

Kaldı ki, ayetin orijinalinde geçen "taâm=yemek" kelimesi, sözlükte

onunla beslenilen ve açlık giderilen tüm yiyeceklere şamil bir

kavramdır. Ancak bir görüşe göre, bununla buğday ve diğer hububat

kastedilmiştir. "Lisan-ul Arab" adlı sözlükte deniliyor ki: "Hicazlılar

'et-taam' kelimesini mutlak olarak kullandıklarında, onunla

özellikle buğday kastederlerdi... el-Halil der ki: Araplar konuşmala-

 

Mâide Sûresi 4-5 ............................................................. 349

 

rında 'et-taam' kelimesini daha çok buğday anlamında kullanırlar."

[Lisan-ul Arab'tan alınan alıntı burada sona erdi.]

 

İbn-i Esir de "en-Nihaye" adlı eserinde bu yönde görüş belirtmektedir.

Bu nedenledir ki, Ehlibeyt İmamlarından gelen rivayetlerin

çoğu-sunda, "Ayette geçen 'et-taam'dan maksat, buğday ve diğer

hububattır" diye açıklama yer almıştır. Fakat bazı rivayetlerde,

başka bir anlam ön plâna çıkmaktadır. Inşallah önümüzdeki rivayetler

bölümünde konuyla ilgili açıklamalara yer vereceğiz.

Her hâlükârda, bu helâl kılma, Ehlikitab'ın domuz eti gibi

boğazlansa bile helâl olmayan etleri veya boğazlanması

durumunda helâl olabilecek, ancak boğazlamadıkları, mesela

üzerinde Allah'ın adını anmadıkları ve İslâmî usullere uygun

kesmedikleri hayvanların etlerini içeren yemeklerini kapsamaz.

Çünkü yüce Allah, tahrim (haram kılma) ayetleri dediğimiz Bakara,

Mâide, En'âm ve Nahl surelerinde yer alan konuya ilişkin dört

ayette, daha önce açıkladığımız gibi bu saydıklarımızı

"(rics=)pİslik", "(fısk=)yoldan çıkma" ve "(ism=)günah" olarak nitelendiriyor.

Allah, "pİslik", "yoldan çıkma" veya "günah" olarak

nitelendirdiği bir şeyi helâl kılıp sonra da bunu, "Bugün size temiz

şeyler helâl kılındı." şeklindeki bir ifadeyle kullarına yönelik bir

minnet olarak sunmaktan münezzehtir.

Kaldı ki, haram olan bu şeyler, tefsirini sunduğumuz ayetin

hemen öncesinde de bu niteliklerine vurgu yapılarak zikredilmişlerdir.

Hiç kimse böyle bir konuda nesihten söz edemez. Özellikle

mensuh olmayıp nasih olduğu belirtilen Mâide suresiyle ilgili olarak

böyle bir husus düşünülemez.

 

"İnanan kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap

verilenlerden iffetli kadınlar..." Hükmün ilgili olduğu şahıslar hakkında

"Yahudi ve Hıristiyanlardan" veya "Ehlikitap'tan" gibi bir ifade

kullanılmayıp, "kendilerine kitap verilenler..." şeklinde bir vasfın

kullanılmış olması, ilâhî minnetin dile getirildiği, hafifletme ve kolaylaştırma

niteliklerinin ön plâna çıkarıldığı bir bağlamda hükmün

nedenine vurgu yapıyor değildir.

 

350 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Buna göre şöyle bir anlam elde ediyoruz: Erkeklerinizle,

Ehlikitap'tan iffetli kadınların evlenmelerine ilişkin yasağı kaldırmakla

size minnet ediyoruz. Çünkü gayrimüslim gruplar içinde

bunlar size daha yakındırlar. Onlara kitap verilmiştir. Peygamberlik

kurumunu inkâr eden müşrik ve putperestlerin aksine tevhide

ve risalet misyonuna inanırlar. Bu çıkarsamamızı, "kendilerine kitap

verilenler" ifadesinin, "sizden önce" sözüyle kayıtlandırılmış

olmasından da algılıyoruz. Ki bu ifade, gayet açık bir şekilde adımların

aynı hedefe yönelik oluşuna, kaynaşmışlığa ve ortaklığa vurgu

yapmaktadır.

 

Dolayısıyla ayet, minnet ve hafifletme bağlamında söz konusu

olduğu için, "Müşrik kadınlarla, onlar iman edinceye kadar evlenmeyin."

(Bakara, 221) ve "Kâfir kadınların nikâh baglarını tutmayın."

(Mümtehine, 10) ayetleriyle neshedilmiş olmayacağı açıktır.

Kaldı ki, örnek olarak sunduğumuz ayetlerin ilki Bakara suresinde

yer almaktadır. Bakara suresi ise, Mâide suresinden önce

Medine'de inmiş ilk uzun suredir. Ikinci ayet ise, Mümtehine suresinde

yer alır. Bu sure de Medine'de, Mekke fethinden önce inmiştir.

Dolayısıyla inişi Mâide suresinden öncedir. Mâide suresinin

Resulullah'a (s.a.a) inen son sure olması, öncesindeki bazı hükümleri

neshedip kendisinden bir şeyin neshedilmemiş olmasının yanı

sıra, önce gelenin sonra geleni neshetmiş olması da mantıki değildir.

Öte yandan "Müşrik kadınlarla, onlar iman edinceye kadar

evlenmeyin." (Bakara, 221) ayetini, tefsirimizin ikinci cildinde incelerken

Bakara ve Mümtehine surelerindeki ayetlerin, Ehlikitap kadınlarıyla

evlenmenin haram olduğuna delâlet etmekten uzak olduklarını

belirtmiştik.

 

Bir açıdan Mümtehine suresindeki ilgili ayetin haramlığa

delâlet ettiği düşünülse dahi, nitekim minnet ve hafifletme bağlamında

Mâide suresindeki ilgili ayet o ana kadar yürürlükte olan

yasal bir engele işaret ediyor; -ki yürürlükte olan bir yasak yoksa,

minnet ve hafifletmenin bir anlamı olmaz- bu durumda Mâide aye-

 

Mâide Sûresi 4-5 .............................................................. 351

 

ti, Mümtehine ayetini neshet-miş olur. Bunun tersi doğru olmaz.

Çünkü neshetme, sonradan gelenin özelliğidir. Rivayetler bölümünde

bu ikinci ayet üzerinde duracağız.

 

Ayrıca ayetin orijinalinde geçen "muhsanat" kelimesi, "iffetliler"

anlamına gelir. Iffetlilik "ihsan" kavramının anlamlarından biridir.

Şöyle ki, "Inanan kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce

kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar..." ifadesi gösteriyor

ki, "muh-sanat"tan maksat evli olmayan kadınlardır. Bu husus

açıktır. Sonra, daha önce açıklamasını yaptığımız gibi Ehlikitab'ın

namuslu kadınlarıyla müminlerin namuslu kadınlarının bir arada

zikredilmesi, her iki bağlamda da "muhsanat" kavramının aynı anlamda

kullanıldığını gösterir. Ancak bununla "Müslüman olmak"

şeklinde bir anlam kastedil-miş olamaz. Çünkü, "sizden önce

kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar..." ifadesi kullanılmıştır.

Bununla sadece özgür kadınların kastedilmiş olması da söz

konusu değildir. Çünkü ayetten algıladığımız minnet havası, cariyeleri

dışarıda bırakan ve sırf özgür kadınlarla sınırlı kalan bir helâl

kılmayla bağdaşmıyor ve "muhsan"ın iffetli olma anlamı geride

kalıyor. Dolayısıyla "muhsenat" ifadesinden kast-edilen, iffetli kadınlardır.

Bütün bunların ötesinde ayet-i kerime, Ehlikitab'ın namuslu

kadınlarının müminlere helâl olduğunu vurguluyor. Ücretin verilmesinin

ve onlardan yararlanmanın iffeti korumaya yönelik olmasının

gizli dost edinme ve metres tutma şeklinde bir ilişki kurulmamasının

şart koşulması dışında, nikâhın sürekli veya geçici olması

gibi herhangi bir kayda yer verilmiyor. Tefsirimizin 4. cildinde,

"O hâlde ne zaman onlarla müt'a nikâhı yaptınızsa..." (Nisâ, 24)

ayetini tefsir ederken müt'ânın da tıpkı daimi nikâh gibi meşru bir

evlilik şekli olduğunu açıklamıştık. Daha fazla bilgi için fıkıh bilimine

baş vurulabilir.

 

"İffetli olup zina etmemeniz ve gizli dostlar tutmamanız üzere

mehirlerini verdiğiniz takdirde" Bu ayet, nikâhlanması haram olan

kadınları ele alan ayetlerin ifade tarzını andırmaktadır: "Bunun dı-

 



Geri   İleri
Go to TOP