A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
Geri   İleri


b. Ali'den' dedim. Dedi ki: 'Andolsun, bu bilgiyi madeninden

öğrenmişsin.' Şehr der ki: "Allah'a yemin ederim ki, bunu bana

Ümmü Seleme'den başkası anlatmadı. Fakat ben Haccac'ı kızdırmak

istedim."

 

Ben derim ki: Müellif bu hadisi daha öz bir ifadeyle Abd b. Hamid

ve Ibn-i Münzir'den, onlar da Şehr b. Havşeb'den, o da

Muhammed b. Ali b. Ebu Talib'den rivayet eder. Muhammed b. Ali,

Ibn-i Hanefiye [Hz Ali'nin Muhammed Hanefiye adındaki oğlu] olarak

bilinir. Rivayetten anlaşıldığı kadar rivayetin kaynağı Muhammed

b. Ali'dir. Daha sonra, raviler Ibn-i Hanefiye veya Imam Bâkır'dan

(a.s) hangisinin kastedildiği hususunda ihtilafa düştüler.

Ancak görüldüğü gibi rivayet, ayete ilişkin yorumumuzu destekler

mahiyettedir.

 

Aynı eserde, Ahmed, Buharî, Müslim ve Beyhaki kitaplarının el-

Esma ves-Sıfat adlı bölümünde şöyle rivayet ederler: Resulullah

(s.a.a) buyurdu ki: "Sizden olan bir imamınız olduğu hâlde Meryem

oğlu İsa'nın aranıza indiği gün hâliniz nasıl olur acaba?"

Aynı eserde, Ibn-i Mürdeveyh Ebu Hüreyre'den şöyle rivayet

eder: Resulullah buyurdu ki: "Meryem oğlu Isa'nın, adil bir hakim

olarak Deccal'ı öldürmek, domuzu öldürmek [etini haram kılmak],

haçı parçalamak, [zimmî kâfirlere] cizyeyi koymak ve malî hakları

almak üzere inmesi yakındır. O gün sırf âlemlerin Rabbi olan Allah'a

secde edilir." Ebu Hüreyre daha sonra dedi ki: "Dilerseniz şu

ayeti okuyun: 'Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona inanmayacak

hiç kimse yoktur.' Burada kastedilen ölüm, Meryem oğlu

Isa'nın ölümüdür." Ebu Hüreyre bu son ifadeyi üç kere tekrarlar-

 

Nisâ Sûresi 153-169 ............................................... 249

 

dı.

Ben derim ki: Hz. Mehdi'nin (a.s) ortaya çıktığı sırada Hz. Isa'-

nın (a.s) ineceğine ilişkin hadisler, Ehlisünnet kaynaklarında

müstefizdir [çok kanallı rivayet edilir]. Şiî kanallardan da gerek Hz.

Peygamberden, gerekse onun Ehlibeyti'nden olan imamlardan (Allah'ın

selâm ve salâtı hepsinin üzerine olsun) rivayet edilmiştir.

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de Haris b. Muğire, Imam Cafer Sadık'tan (a.s),

"Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç

kimse yoktur. Kıyamet günü de o, onlara şahit olacaktır." ayetiyle

ilgili olarak şöyle rivayet edilir: "Burada kastedilen Resulullah

(s.a.a) efendimizdir." [Dolayısıyla ayetin anlamı şöyle olur:

Ehlikitap'tan, ölmeden önce Resulullah'a (s.a.a) inanmayacak

kimse yoktur.] [c.1, s.283, h:299]

 

Ben derim ki: Bu rivayetin zahiri, her ne kadar Hz. Isa'nın (a.s)

durumunu açıklamaya ilişkin olan ayetlerin akışının zahirine

uymuyorsa da, bununla Kur'ân'ın bir olaya uyarlanabilir açıklaması

kastedilmiş olabilir. Şöyle ki: Resulullah (s.a.a) gönderildikten, bir

kitap ve Isa'nın şeriatını nesh eden bir şeriat getirdikten sonra,

Ehlikitab'a mensup herkesin, hem Hz. Muhammed'e (s.a.a) inanması

ve hem de bu imanın bir gereği olarak Hz. Isa'ya ve ondan

önceki peygamberlere inanması gerekmektedir. Meselâ

Ehlikitab'a mensup bir kimse, Resul-ü Ekrem'in (s.a.a) gönderilişinden

sonra, ölüm anında Isa'nın hak elçi olduğunu anlasa, bunu

ancak Hz. Muhammed'in (s.a.a) hak peygamber olduğunu anlamasının

zımnında anlamış olur.

 

Şu hâlde, Ehlikitab'a mensup kimselerin Isa'ya yönelik imanları

aslında Hz. Muhammed'e (s.a.a), buna bağlı olarak da Isa'ya

(a.s) yönelik iman sayılır. Bütün Ehlikitap mensupların gerçekte

inandıkları ve kıyamet günü aleyhlerinde şahitlikte bulunacak

kimse, peygamberliğe seçildikten sonra Hz. Muhammet'tir (s.a.a).

Isa'nın da böyle bir misyonu varsa, bu bir çelişki oluşturmaz. Biraz

sonra sunacağımız haber, bu anlamı bir ölçüde destekler mahiyettedir.

 

250 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Yine aynı eserde, Ibn-i Sinan Imam Cafer Sadık'tan (a.s) yüce

Allah'ın Isa ile ilgili, "Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona

inanmayacak hiç kimse yoktur." sözleri hakkında şöyle rivayet

eder: "Ehlikitab'ın iman etmesi sözüyle, Hz. Muhammed'e (s.a.a)

inanmaları kastedilmiştir." [c.1, s.284, h:301]

 

Aynı eserde Cabir, Imam Bâkır'ın (a.s), "Ehlikitap'tan, Isa'nın

ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur. Kıyamet

günü de o, onlara şahit olacaktır." ayetiyle ilgili olarak şöyle buyurduğunu

rivayet eder: "Diğer dinin mensuplarından önceki ve

sonraki kuşaklardan hiç kimse yoktur ki, öldüğünde Resulullah'ın

(s.a.a) ve Emir-ül Müminin'in (a.s) hak olduğunu görmesin." [c.1,

s.284, h:303]

 

Ben derim ki: Rivayetin bir uyarlama olduğu açıktır. Kaldı ki,

rivayet, Imamın söylediklerinin ayetin tefsirine veya uyarlanışına

dönük olması noktasında net bir kanıtsallığa da sahip değildir.

Imamın, bu sözleri, ayete ilişkin açıklamasının devamında söylemiş

olması muhtemeldir. Rivayetler içinde bunun örnekleri çoktur.

 

Aynı eserde, Mufaddal b. Ömer'den şöyle rivayet edilir: Imam

Cafer Sadık'tan (a.s), "Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona

inanmayacak hiç kimse yoktur." ayetinin anlamını sordum, buyurdu

ki: "Bu ayet, özel olarak biz Ehlibeyt Imamları hakkında inmiştir.

Fatıma'nın (a.s) çocuklarından ölen ve dünyadan ayrılan

hiç kimse yoktur ki, imamın imamlığını onaylamış olmasın. Tıpkı

Yakub'un (a.s) oğullarının Yûsuf'un ayrıcalığını ikrar etmiş olmaları

gibi: 'Allah'a andol-sun ki, Allah seni bizden üstün kıldı.' (Yûsuf,

91)" [c.1, s.283, h:300]

 

Ben derim ki: Bu rivayet tek kanallı (ahad)dır ve mürseldir. Bu

anlamı içeren başka hadisler, "Sonra kitabı kullarımız arasında

seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmedendir,

kimi orta gidendir, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçendir.

Işte büyük lütuf budur." (Fâtır, 32) ayetiyle ilgili olarak rivayet

edilmiştir. Inşallah bu konuda ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız.

Aynı eserde, "(Çünkü) biz Nuh'a ve ondan sonra gelen pey-

 

Nisâ Sûresi 153-169..................................................... 251

 

gamberlere vahyettigimiz gibi, sana da vahyettik." ayetiyle ilgili

olarak Zürare ve Hamran, Imam Bâkır'dan (a.s) ve Imam Cafer

Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet ederler: "Yüce Allah, Nuh'a ve ondan

sonraki peygamberlere vahyettiğim gibi sana da vahyettim, buyurarak,

(beşer için gönderilen) bütün vahiyleri Peygamberin zatında

toplamıştır." [c.1, s.285, h:305]

 

Ben derim ki: Anlaşıldığı kadarıyla burada kastedilen, Peygamberimizin

(s.a.a) yol farklılığını ve davet ayrılığını gerektirecek

şekilde genel vahiy olgusuna ters düşen bir şey sunmadığıdır. Yoksa,

önceki peygamberlere indirilenlerin aynısının Peygamberimize

de indirildiği kastedilmiyor. Bunun bir anlamı da olmaz zaten. Aynı

şekilde, Peygambere vahyedilen, önceki tüm şeriatları kapsıyor,

anlamı da kastedilmemiştir. Ayetin akışı, bundan farklı bir anlamı

vurgulamaya dönüktür. Aşağıda sunacağımız rivayet, bizim sözünü

ettiğimiz bu anlamı destekler mahiyettedir.

 

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Muhammed b.

Salim'den, o da Imam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet eder: "Yüce Allah

Hz. Muhammed'e (s.a.a) dedi ki: '(Çünkü) biz Nuh'a ve ondan

sonra gelen peygamberlere vahyettigimiz gibi, sana da

vahyettik.' Her peygambere, yolunu ve sünnetini izlemesini emretti."

[Usûl-ü Kâfi, c.2, s.29, h:1]

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de Sümali, Imam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet

eder: "Hz. Âdem ile Hz. Nuh arasında gönderilen peygamberlerin

bir kısmı gizli, bir kısmı da açıktı. Bu yüzden Kur'ân'da onlardan

söz edilmiyor, açık olan peygamberler gibi isimleri zikredilmiyor.

Işte yüce Allah'ın şu sözünde buna işaret ediliyor: 'bir kısmını ise

sana anlatmadık. Ve Allah Musa'ya konuştu.' Yani, açık peygamberler

gibi gizli olanların ismine yer vermedim." [c.1, s.285, h:306]

 

Ben derim ki: Bu hadisi, el-Kâfi'de Ali b. Ibrahim'den, o da

babasından, o Hasan b. Mahbub'dan, o Muhammed b. Fudayl'dan,

o da Ebu Hamza'dan ve o da Imam Bâkır'dan (a.s) rivayet eder. Bu

eserdeki rivayet şöyledir: "Bazı peygamberler gizlidir. Bu yüzden

Kur'ân'da onlardan söz edilmez; açık olan peygamberler gibi adları

 

252 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

verilmez. Işte şu ayette buna işaret ediliyor: 'Bir kısım peygamberleri

daha önce sana anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık.'

Yani, peygamberliği açık olanlar gibi, gizli olanların adını vermedim..."

Her hâlükârda bu rivayette kastedilen husus şudur: Yüce Allah,

gizli peygamberlerin kıssalarını anlatmadığı gibi isimlerini de vermemiştir.

Yalnızca bazı açık peygamberlerin kıssalarını anlatarak

onların isimlerini zikretmiştir. "Yani... adını vermedim." ifadesinin

raviye ait olması da mümkündür.

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de Ebu Hamza Sümali'nin ["Fakat Allah, sana

indirdigine şahitlik eder; onu kendi bilgisiyle indirmiştir..." ayetiyle

ilgili olarak] şöyle dediği rivayet edilir: Imam Bâkır'ın (a.s) şöyle

dediğini duydum: "Fakat Allah, Ali hakkında sana indirdiğine şahitlik

eder; onu kendi bilgisiyle indirmiştir. Melekler de buna şahitlik

ederler. Şahit olarak Allah yeter." [c.1, s.285, h:307]

 

Ben derim ki: Bu anlamda bir rivayet, Tefsir-ul Kummî'de, Ebu

Basir'den, o da Imam Cafer Sadık'tan (a.s) rivayet zinciriyle birlikte

aktarılır. Bu bir tür uyarlama ve tatbiktir. Çünkü Kur'ân'da Hz. Ali'-

nin (a.s) velayetine işaret eden ayetler vardır. Fakat yukarıdaki ifade,

Kur'ân'ın tahrif edildiği ve Imamın (a.s) bir kıraat olarak böyle

okuduğu anlamına gelmez.

 

Bunun bir benzerinin el-Kâfi'de1 ve Tefsir-ul Ayyâşî'de2 Imam

Bâkır'dan (a.s) ve Tefsir-ul Kummî'de3 Imam Cafer Sadık'tan (a.s)

rivayet edildiğini görüyoruz: "Inkâr edip -Âl-i Muhammed'e- zulmedenleri

Allah asla bagışlayacak degildir."

-----

 

1- [Usûl-ü Kâfi, c.1, s.425.]

2- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.285, h:307.]

3- [Tefsir-ul Kummî, c.1, s.159.]

 

Nisâ Sûresi 153-169 .................................................. 253

 

Bunun bir benzeri de yine Mecma-ul Beyan tefsirinde Imam

Bâkır'dan (a.s) nakledilmiştir. Bu tefsirde Imam Bâkır'ın (a.s), "Resul

size, Rabbinizden hak üzere geldi." [Nisâ, 170] ifadesini; "Yani,

Allah'ın velayetini emrettiği kimsenin (Ali'nin) velayetini getirdi."

şeklinde yorumladığı belirtilir.

 

 

 

ahlalbaytlibrary.tripod.com

kitapindir.tripod.com

 

 

Mizan Tefsiri, Cilt:5

 

Nisâ Sûresi 170-175 ........................................................ 255   c:5

 

 

170- Ey insanlar! Resul size, Rabbinizden hak üzere geldi.

Öyleyse inanın, bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer inkâr ederseniz,

şüphesiz göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ındır. Allah (her

şeyi) bilendir, hikmet sahibidir.

 

 

171- Ey Ehlikitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında

ancak gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, sadece Allah'ın

elçisidir, O'nun Meryem'e attığı kelimesidir ve O'ndan bir ruhtur.

Şu hâlde Allah'a ve peygamberlerine inanın, (Allah) üçtür demeyin;

(bundan) vazgeçin, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, ancak bir tek

Tanrı'dır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların

tümü O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.

 

172- Ne Mesih, Allah'a kul olmaktan çekinir, ne de Allah'a yakınlaştırılmış

melekler. Kim O'na kulluktan çekinir ve büyüklük

taslarsa, (bilsin ki) O, onların hepsini kendi huzuruna toplayacaktır.

 

173- İnanıp iyi işler yapanlara ecirlerini eksiksiz ödeyecek ve

onlara lütfunu daha da artıracaktır. Kulluk etmekten çekinenleri

ve büyüklük taslayanları ise, acı bir azapla azaplan-dıracaktır. Onlar

kendileri için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı

bulacaklardır.

 

174- Ey insanlar! Rabbinizden size kesin bir delil geldi ve size

apaçık bir nur (Kur'ân) indirdik.

 

175- İşte Allah'a inanıp O'na sımsıkı tutunanları, kendi katından

bir rahmetin ve lütfun içine alacak ve onları kendisine (varan)

doğru bir yola iletecektir.

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Ehlikitab'ın, Peygamberden (s.a.a) kendilerine gökten bir kitap

indirmesini istemelerine, Allah'ın elçisinin ancak Rabbinin katından

hak esaslı bir mesaj getirdiği, onun Rabbinin katından getirdiği

kitabın kuşku içermeyen kesin bir kanıt olduğu belirtilerek cevap

verilmesinden dolayı, yüce Allah'ın bu noktada bütün insanları,

peygamberlerine ve kitabına inanmaya davet etmesi, yerinde ve

ayetlerin akışının ruhuna uygun bir ifade tarzıdır.

Bu açıklamalar çerçevesinde, bütün peygamberlerin -bu

meyanda İsa'nın da adı zikrediliyor- aynı yasaya tâbi oldukları, bu

 

256 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

yasanın parça ve çerçevesinin birbirinin benzeri olduğu vurgulanıyor.

Buna kİsaca, Allah'tan vahiy alma yasası demek mümkündür.

Işte bu açıklamanın doğal bir sonucu olarak, özelde kitap ve vahiy

ehli olan Hıristiyanların şöyle bir inanca davet edilmeleri uygun görülmüştür:

Dininizde aşırılığa kaçmayın ve diğer muvahhid -Allah'ın

birliğine inanan- müminlere katılın. Kendinizin de onlar gibi diğer

peygamberler hakkında Allah'ın kulları ve elçileri olduğu yönündeki

inancınızın aynısıyla, İsa'nın da hakkında inanın.

Ardından yüce Allah, bunun bir adım ötesinde, bütün insanları

Resulü'ne (s.a.a) inanmaya davet ediyor. Çünkü, "Biz Nuh'a ve ondan

sonra gelen peygamberlere vahyettigimiz gibi, sana da

vahyettik..." ayetinde ilkönce o hazretin elçiliğinin doğruluğunu açıklığa

kavuşturmuştu. [Peygamberin elçiliği doğrulandıktan sonra

da bütün insanları ona inanmaya davet etmeye başladı.]

Ardından İsa (a.s) hakkında aşırıya gitmemeleri çağrısında bulunuyor.

Çünkü önceki bölümde işaret edilen ayetler kapsamında

açıklanan ikinci husus da budur.

Bunun da ardından kitabına, yani Kur'ân'a uymaya davet ediyor.

Ki şu ayetin kapsamında açıklanan son husus da budur: "Fakat

Allah, sana indirdigine şahitlik eder; onu kendi bilgisiyle indirmiştir..."

 

"Ey insanlar! Resul size, Rabbinizden hak üzere geldi. Öyleyse inanın,

bu sizin için daha hayırlıdır." Bu hitap, Ehli-kitap'la birlikte tüm

insanlara yönelik genel bir hitaptır ve Ehlikitab'a yönelik önceki açıklamanın

bir devamı niteliğindedir. Hitabın bu şekilde genel tutulması,

mesajın evrensel niteliğinden kaynaklanmaktadır. Mesaj

ise, Resule inanmaktır. Ayrıca Resulün üstlendiği rİsalet misyonu

da bir kavimle sınırlı olmayıp geneldir.

"bu sizin için daha hayırlıdır." ifadesi, cümle içinde

"âminû=ina-nın" kelimesiyle ilintili lazım hâldir [sahibinden asla

ayrılmayan bir niteliktir]. Yani, öyle bir iman ki, onun ayrılmaz bir

özelliği de sizin için yararlı olmasıdır.

 

"Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz göklerde ve yerde olanların tümü

 

Nisâ Sûresi 170-175 ................................................. 257

 

Allah'ındır." Yani, eğer inkâr ederseniz, küfrünüzün size olumlu bir

katkısı, artıracağı bir şey olmayacaktır ve Allah'tan da herhangi bir

şey eksiltmeyecektir. Çünkü göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ındır.

Dolayısıyla bir kimsenin O'nun mülkünden bir şey eksiltmesi

mümkün değildir. Göklerde ve yerde olan her şey öz doğası

gereği ortağı olmayan Allah'a ait olduğunu göstermektedir. [Her

varlık varlığını O'ndan aldığını, O'nun mülkü olduğunu, sadece O'-

na ait olduğunu kendince bilir.] Dolayısıyla her şeyin varolmasıyla

Allah'ın mülkü olması arasında hiçbir fark yoktur; her varlık aynı

zamanda Allah'ın mülküdür de. Şu hâlde, kendisi de o mülkün bir

parçası olan bir şey, Allah'ın mülkünden bir şey alıp eksiltebilir mi?

Bu ayet, meseleyle ilgili oldukça kapsamlı ve kuşatıcı bir ifadeye

sahiptir. Üzerinde düşünüldükçe, derinliğine etüt edildikçe

anlamının incelikleri daha bir belirginleşir, açıklamasının genişliği

akıllara durgunluk veren bir boyuta ulaşır. Buna göre, Allah'ın eşya

üzerindeki kuşatıcı egemenliği ve bu egemenliğin sonuçları, etkileri

bağlamında küfür, iman, itaat ve isyan kavramları olanca incelikleriyle

netliğe kavuşurlar. Daha fazla anlamsal boyutları kavramak

için, bu ayet üzerinde daha fazla düşünmek gerekiyor.

 

"Ey Ehlikitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında ancak gerçeği

söyleyin." Ayetin Hz. İsa (a.s) ile ilgili bir hususa değinmesini

bir ipucu olarak ele alırsak, hitabın Hıristiyanlara yönelik olduğunu

söyleyebiliriz. Ortak bir nitelik olarak "Ehlikitap" şeklinde bir ifadenin

yalnızca Hristiyanlar hakkında kullanılmış olması ise, şu mesajı

vermeye yöneliktir: Ehlikitap adını almış olmaları, Allah'ın çizdiği

ve kitabında açıkladığı sınırları aşmamalarını gerektirmektedir.

Açıkladığı konulardan biri de, gerçekle ilgisi olmayan şeyleri Allah

hakkında söylememelerinin, ancak gerçeği O'nun hakkında söylemelerinin

gerektiğidir.

 

Hitabın hem Yahudilere, hem de Hıristiyanlara yönelik olduğu

da söylenebilir. Çünkü Yahudiler de tıpkı Hıristiyanlar gibi dinlerinde

taşkınlık yapıyorlardı, aşırı gidiyorlardı ve Allah hakkında gerçekle

ilgisi olmayan şeyler söylüyorlardı. Nitekim yüce Allah bu

 

258 ................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

hususta şöyle buyurmaktadır:

"Yahudiler, Üzeyr Allah'ın ogludur, dediler." (Tevbe, 30) "(Yahudiler)

Allah'ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hıristiyanlar da)

rahiplerini... Rabler edindiler." (Tevbe, 31) "De ki: Ey Ehlikitap, bizimle

sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin... Allah'ı bırakıp

da bazılarımız bazılarını Rabler edinmesin." (Âl-i Imrân, 64)

Buna göre, "Meryem oglu İsa Mesih, sadece Allah'ın elçisidir..."

sözü, ayetin akışı içinde genel anlatımın ardından özele indirgenmiş

bir anlatımdır. Burada, muhataplar içindeki belli bir

gruba özgü özel bir yükümlülüğe dikkat çekilmiştir.

Fakat ayetin akışının zahiri bu yorumu ihtimal dışı bırakıyor.

Çünkü ayetin zahiri, "Meryem oglu İsa Mesih, sadece Allah'ın elçisidir."

sözünün, "Dininizde aşırı gitmeyin." ifadesinin gerekçesi

olmasını gerektirmektedir. Bu da özel olarak hitabın Hıristiyanlara

yönelik olduğunu gösterir. Sonra "Mesih" yani kutsal nitelemesinin

ardından, "Meryem oğlu İsa" sözüne yer verilerek niteleme isim ve

ana ismiyle açıklığa kavuşturuluyor. Ki niteleme farklı bir anlama

yorumlanmasın ve bu, onun bir anadan doğan herhangi bir insan

gibi yaratıldığının kanıtı olsun.

 

"O'nun Meryem'e attıgı kelimesidir." ifadesi, "kelime"nin anlamı-

nın açıklaması konumundadır. Çünkü o kelime, bakire Meryem'e

ilka edilen [ve yaratma kelimesi olan] "Ol" kelimesidir. Onun

varoluşunda, evlilik ve baba gibi normal sebepler rol oynamamışlardır.

Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Bir işin olmasına

karar verdi mi yalnızca ona "ol" der, o da hemen oluverir."

(Âl-i Imrân, 47) Şu hâlde, her şey yüce Allah'ın kelimesinden ibarettir;

ancak diğer varlıklar normal sebeplerle iç içedirler. İsa'nın "kelime"

olarak isimlendirilmek suretiyle belirginleşen ayrıcalığı, doğumunda

bazı normal ve doğal sebeplerin rol oynamamış olmasından

kaynaklanmaktadır. "ve O'ndan bir ruhtur." Ruh, emirdendir

[emir âlemindendir]. Allah şöyle buyuruyor: "De ki: Ruh,

Rabbimin emrindendir." (Isrâ, 85) İsa, tekvinî=varoluşsal "Ol" kelimesi

olduğuna ve bu kelime de emir âleminden olduğuna göre,

 

Nisâ Sûresi 170-175 .................................................. 259

 

İsa ruhtur. Tefsirimizin üçüncü cildinde, İsa'nın yaratılışını incelerken bu

ayetle ilgili açıklamalara da yer verdik.1

 

"Şu hâlde Allah'a ve peygamberlerine inanın, (Allah) 'üçtür' demeyin;

(bundan) vazgeçin, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, ancak bir tek

Tanrı'dır." Bu ifade, "Mesih sadece..." diye başlayan ifadeyle gerekçelendirilen

ayetin giriş cümlesindeki konunun ayrıntısı niteliğindedir.

Demek isteniyor ki: Gerçek durum bundan ibaret olduğuna

göre, sizin bu şekilde inanmanız gerekir; Rab olarak Allah'a ve aralarında

İsa'nın da bulunduğu elçilerin sundukları rİsalete inanmanız

lâzım gelir. Allah üçtür demekten vaz geçin. Çünkü böyle demekten

vazgeçmeniz yahut Allah'a ve elçilerine inanmanız ve "teslis"

iddiasını olumsuzlamanız sizin yararınızadır.

"Üç"ten maksat, baba, oğul ve kutsal ruhtan (Ruh-ul Kudüs)

oluşan üç uknumdur. Âl-i Imrân suresinde Hz. İsa'yla ilgili olarak

nazil olan ayetleri tefsir ederken bu meseleyle ilgili ayrıntılı açıklamalar

sunduk.2

 

"O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların tümü

O'nundur." Bu ifadenin orijinalinde geçen "subhan" kelimesi,

takdirde bulunan bir fiilin mutlak mef'uludur ve ifadenin orijinalinde

geçen "en yekûne" kelimesi de onunla ilintilidir. Bu da, cer verenin

ortadan kaldırılması sonucu mansup olmuştur. Dolayısıyla

ifadenin açılımı şöyledir: "O'nu çocuk sahibi olmaktan ulularım,

O'nu tenzih ederim." Bu hâliyle cümle, Allah'ın ululuğunu vurgulama

amacıyla baş vurulmuş bir ara ifade niteliğine sahiptir.

"Göklerde ve yerde olanların tümü O'nundur." cümlesi, ayet

içinde gramer açıdan hâl fonksiyonunu icra ediyor ya da yeni bir

anlatımın başlangıcıdır. Her hâlükârda yüce Allah'ın çocuğunun

olmasını olumsuzlama amaçlı bir rettir. Çünkü çocuk, her ne şekilde

tasavvur edilirse edilsin, özü itibariyle bir parçası olduğu ba-

-------

1- [c.3, s.292, Âl-i Imrân, 45]

2- [c.3, s.420, Âl-i Imrân, 79-80]

 

260 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

banın bir benzeridir. Göklerde ve yerde olan her şey özü ve etkinliği

itibariyle Allah'ın mülküdür. Allah, her şeyin yönetimini elinde

bulundurmakta ve egemenlik sadece O'na aittir. Şu hâlde bu varlıklardan

hiçbir şey O'nun benzeri değildir. Dolayısıyla O'nun çocuğu

da yoktur.

 

İfade, varlıklar âleminde, yüce Allah'tan başka her şeyi kapsayıcı

genelliğe sahiptir. Bu da, "Göklerde ve yerde olanlar..." ifadesinin,

Al-lah'tan başka her şeyi ifade etmeye yönelik bir kinaye olmasını

gerektirmektedir. Çünkü göklerle yerin kendisi de bu kapsama

girer. Oysa gökler ve yer, göklerde ve yerde olanlardan değil,

onların kendileridir.

 

Öte yandan, ayetin içerdiği emir ve yasak, onlar açısından

dünya ve ahiret iyiliğini gösteren genel bir yol göstericilik işlevini

görmektedir. Bu yüzden ifadenin sonunda şu cümleye yer verilmiştir:

"Vekil olarak Allah yeter." Yani Allah, işleriniz üzerindeki yönetici-

velinizdir. Hayatınızı O düzenleyip, yönlendirmektedir. Sizi, sizin

için daha iyi olana iletir; dosdoğru yola davet eder sizi.

 



Geri   İleri
Go to TOP