A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
Geri   İleri


ne güzellikle nitelenir, ne de çirkinlikle.]

 

Meselâ deprem ve sel gibi felâketler bir kavmin başına geldiği

zaman, bunlar o kavmin düşmanları açısından güzel nimetler olarak

algılanırlarken, kendilerine yönelince çirkin ve kötü olarak algılanırlar.

Yine din perspektifinde tüm genel musibetler yeryüzünde

bozgunculuk yapan kâfirlerin veya azgın günahkârların başına gelince

mutluluk, bolluk; salih müminlerin başına gelince de mutsuzluk

ve sıkıntı olarak belirginleşirler.

 

16 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Yine bir diğer örnek olarak, bir yemeği yemek, kişinin kendi

malı ise, güzeldir, mubahtır. Fakat başkasının malından ve onun

rızası alınmadan yeniliyorsa çirkindir, haramdır. Çünkü başkasının

malını, onun rızası alınmadan yemekle ilgili yasağa veya sırf Allah-

'ın helâl kıldığı şeyleri yemekle ilgili emre uyma ile ilgisi kesilmiş

olur. Söz gelişi, bir kadınla bir erkek arasındaki cinsel birleşme evlilik

yoluyla gerçekleşiyorsa güzeldir, mubahtır. Fakat nikâhsız ve

zina şeklinde gerçekleşiyorsa, çirkindir, haramdır. Çünkü nikâhsız

birleşme şeklindeki eylem ilâhî yükümlülükle uygunluk niteliğini

yitirmiş olur. Şu hâlde güzellikler, olgulara ve fiillere ilişkin varlıksal

tanım ve nitelemelerdir. Kötülükler ise ademî (varlıktan yoksun)

tanım ve nitelemelerdir. Yoksa güzel veya çirkin, iyi veya kötü

niteliğine maruz kalan şeyin özü, aslı birdir.

 

Kur'ân'ın bakışı, yüce Allah dışındaki her şeyin O'nun tarafından

yaratıldığı şeklindedir. Nitekim şöyle buyuruyor: "Allah her şeyin

yaratıcısıdır." (Zümer, 62) "Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve

düzen vermiştir." (Furkan, 2) Bu iki ayet, her şeyin yaratılmış olduğunu

ortaya koyuyor. Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: "O (Allah)

ki, yarattıgı her şeyi güzel yapmıştır." (Secde, 7) Burada da yaratılan

her şeyin güzel olduğu vurgulanıyor. Bu güzellikten maksat

ise, hilkat için gereken, onun ayrılmaz bir parçası olan ve onun ekseni

etrafında dönen bir güzelliktir.

 

Şu hâlde her şey, yaratılıştan ve varoluştan pay aldığı oranda

güzellikten pay alır. Yukarıda üzerinde durduğumuz güzellik kavramına

ilişkin anlamı düşündüğümüzde, bunun daha bir açıklığa

kavuştuğunu görürüz. Şöyle ki: Güzellik, bir şeyin amacına ve

maksadına uygun olması, kendisiyle hedeflenen gayeyle tamtamına

örtüşmesi demektir. Varlık bütününün parçaları, evrensel

düzenin boyutları arasında tam bir uyum ve örtüşme vardır. Yüce

Allah, amacını bozacak şekilde parçaları arasında hiçbir uyumluluk

olmayan, birbirini geçersiz kılan bir şey yaratmaktan münezzehtir.

Yarattığı bir şeyin, O'nu aciz bırakması, akıllara durgunluk

veren şu olağanüstü düzenle güttüğü amacı iptal etmesi

 

Nisâ Sûresi 77-80 ................................................................ 17

 

düşünülemez.

Nitekim şöyle buyuruyor: "O tek ve her şeye üstün olan Allah'-

tır." (Zümer, 4) "O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir."

(En'âm, 18) "Ne göklerde, ne de yerde, Allah'ı aciz bırakacak bir

güç vardır. O bilendir, güçlüdür." (Fâtır, 44) Buna göre hiçbir şey Allah'ı,

yarattıklarıyla ilgili iradesi, kullarına ilişkin dilemesi hususunda

aciz bırakamaz, O'nu engelleyemez; O'na baskı kuramaz,

O'nun üstünde bir güce sahip olamaz.

Şu hâlde, varlık âlemindeki her nimet varlığı itibariyle güzeldir

ve yüce Allah'a nispet edilir. Aynı şekilde başa gelen her felâket de

kötüdür. Fakat bu felâket, özü itibariyle yani, yaratılmış varlıklara

egemen olan temel özellik (nispet) bakımından yüce Allah'a nispet

edilir. Gerçi başka bir nispetle kötü olarak nitelenir. Şu ayetlerin

vurgulamak istediği anlam budur: "Onlara bir iyilik gelirse, 'Bu, Allah'tandır.'

derler; başlarına bir kötülük gelince de, 'Bu, sendendir

(sen Peygamberin yüzündendir).' derler. De ki: 'Hepsi Allah'tandır.'

Bu adamlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya

yanaşmıyorlar?!" (Nisâ, 78) "Onlara bir iyilik gelince, 'Bu, bizim

hakkımızdır.' derler; eger kendilerine bir kötülük ulaşırsa, Musa

ve onunla beraber olanları ugursuz sayarlardı. Iyi bilin ki, onlara

gelen ugursuzluk Allah katındandır; fakat onların çogu bunu bilmezler."

(A'râf, 131) Bu konuya temas eden başka ayetler de vardır.

Kötülük bağlamına gelince; Kur'ân-ı Kerim, onu insanla

ilintilen-dirirken insan nefsine isnat eder. Meselâ tefsirini sunduğumuz

şu ayet, "Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük

ise kendindendir." (Nisâ, 79) ve diğer ayetler bunun birer örnekleridir:

"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz

yüzündendir. (Bununla beraber) Allah birçogunu da

affeder." (Şûra, 30), "Bir millet kendi durumlarını degiştirmedikçe

Allah onların durumlarını degiştirmez." (Ra'd, 11) "Bu da, bir millet

kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) degiştirmedikçe,

Allah'ın onlara verdigi nimeti degiştirmeyeceginden... dolayıdır."

(Enfâl, 53) Bu hususu vurgulayan daha birçok ayet örnek göste-

 

18 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

rilebilir.

Bunu şöyle açıklamak mümkündür: Görüldüğü gibi önceki ayetler,

kötü nitelikli felâketleri de tıpkı iyilikler gibi yaratılışları itibariyle

güzel olgular kategorisine sokuyor. Dolayısıyla onların kötü

olmalarının tek nedeni, bazı şeylerin doğalarıyla uyuşmamaları,

bundan dolayı da onlar için zararlı olmaları kalıyor.

Sonuçta mesele şu noktaya dayanıyor: Yüce Allah, musibete

duçar kalan ve zarara uğrayan bu olgular için gerektirdikleri ve

doğaları gereği ilgi duydukları şeyler meydana getirmemiş, onlara

yapmakta olduğu bağışı durdurmuştur. Iþte bu bağışın durdurulması,

zarara uğrayan olgular açısından musibet ve kötülük konumundadır.

Şu ayet, bu hususu son derece açık bir şekilde ortaya

koymaktadır: "Allah'ın insanlara açtıgı herhangi bir rahmeti tutup

hapseden olamaz (ona mâni olan bulunamaz). O'nun tuttugunu

O'ndan sonra salıverecek de yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir."

(Fâtır, 2)

 

Ardından yüce Allah, bağışın birinden alıkonmasının veya

rahmetinin akışının artış ve eksilişinin karşı tarafın kapasitesine,

üstesinden gelebilme yetkisine bağlı olduğunu açıklıyor. Nitekim

örnekle anlattığı bir ayette şöyle buyuruyor: "Gökten su indirdi de

vâdiler kendi ölçüsünce çaglayıp aktı." (Ra'd, 17) Bir başka ayette

de buyuruyor ki: "Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda

olmasın ve biz onu ancak bilinen bir miktarda indiririz."

(Hicr, 21) Demek ki yüce Allah, karşı tarafın hakkettiği miktarda ve

bildiği durumuna uygun olarak verir. "Hiç yaratan (yarattıgını)

bilmez mi? O latiftir, her şeyden haberdardır." (Mülk, 14)

Bilindiği gibi nimet, azap, belâ ve rahatlık her şeyin özel

durumuna göre belirginleşir. Yüce Allah bir ayette bu hususa şöyle

işaret ediyor: "Herkesin yöneldigi bir yönü vardır." (Bakara, 148) Her

şey kendine özgü yöne yönelir, kendi durumuna uygun hedefi, gayeyi

ve amacı ister.

 

Bu noktada şöyle bir sezgiyi dile getirmek mümkündür: Bolluk,

sıkıntı, nimet ve musibet, Kur'ân öğretisine göre, serbest irade ko-

 

Nisâ Sûresi 77-80 ............................................................. 19

 

şullarında yaşayan insan bağlamında, yine insanın iradesiyle ilintili

olgulardır. Çünkü insan bir yol üzerindedir. Bu yolu iyi veya kötü

katetmesine paralel olarak sonunda mutluluk veya mutsuzlukla

karşılaşır. Bütün bunlar insanın serbest iradesinin müdahalesinin

söz konusu olduğu olgulardır [ve yolu iyi veya kötü katetmenin insanın

iradesine bağlı olduğu, inkâr edilmeyecek bir gerçektir].

Kur'ân-ı Kerim de bu sezgiyi onaylıyor ve şöyle buyuruyor: "Bu

da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri)

degiştirmedikçe, Allah'ın da onlara verdigi nimeti degiştirmeyeceginden...

dolayıdır." (Enfâl, 53) Içlerinde besledikleri temiz niyetler

ve yap-tıkları salih ameller, kendilerine özgü kılınan nimetlerin

verilmesinde etkilidir. Fakat niyet ve tavırlarını değiştirince, yüce

Allah da rahme-tinin akışını durdurmak suretiyle onlara yönelik fiilini

değiştirir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Başınıza gelen herhangi

bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla

beraber) Allah birçoğunu da affeder." (Şûra, 30)

Buna göre, insanların işledikleri ameller, felâketlerin başlarına

gelmesinde ve musibetlerin karşılarına çıkmasında etkili olurlar.

Bunun yanında Allah, birçok kusurlarını da affeder [bunlardan dolayı

karşılarına herhangi bir olumsuzluk çıkarmaz].

 

Yine yüce Allah, şöyle buyurmuştur: "Sana gelen iyilik Allah'-

tandır. Başına gelen kötülük ise kendindendir..." (Nisâ, 79)

Sakın ola ki aklına, yüce Allah'ın bu ayeti Peygamberine (s.a.a)

vahyederken şu ifadelerde açıkladığı belirgin bir gerçeği unuttuğu

şeklinde bir fikir gelmesin: "Allah her şeyin yaratıcısıdır." (Zümer,

62), "O (Allah) ki, yarattıgı her şeyi güzel yapmıştır." (Secde, 7) Şöyle

ki bu ayetlerde yüce Allah, her şeyi kendisinin yarattığını ve yarattığı

her şeyin, özü itibariyle güzel olduğunu vurguluyor. [Ama

tefsirini yapmakta olduğumuz ayette insanın başına gelenlerin iyi

ve kötü diye ikiye ayrıldığını; iyiliğin Allah'tan, kötülüğün de insanın

kendi nefsinden olduğunu ifade ediyor ve bu iki ayette vurguladığı

gerçeği, burada unutuyor sanki. Ancak sen böyle bir vehme

asla kapılmamalısın.] Çünkü yüce Allah başka ayetlerde şöyle bu-

 

20 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

yuruyor: "Rabbin asla unutkan degildir." (Meryem, 64) "Rabbim ne

yanılır, ne de unutur." (Tâhâ, 52)

Buna göre, "Sana gelen iyilik..." ifadesinin anlamı şöyledir:

Senin karşına çıkan her iyilik -ki karşına çıkan her şey iyidir, güzeldir-

Allah'tandır. Sana gelen her kötülük ise, amacına ve arzuna

uygun olmamasından dolayı senin açından kötü olduğu için kötüdür.

Aslında onlar da özü itibariyle iyidirler, güzeldirler. Senin nefsin

onları kötü seçimiyle üzerine çekti, onları çağırmış oldu. Dolayısıyla

onlar da Allah'tandırlar. Allah, [senden kaynaklanan bir seçim

ve irade olmaksızın] doğrudan sana kötülük veya zarar yöneltmekten

münezzehtir.

 

Daha önce de vurguladığımız gibi, ayette özel olarak

Peygamberimize (s.a.a) hitap ediliyorsa da, anlamı herkesi

kuşatacak genelliğe sahiptir. Diğer bir ifadeyle, bu ayet de "Bu

böyledir... Allah degiştirecek degildir." ve "Size gelen her

musibet..." ayetleri gibi, bireysel hitabın yanı sıra, toplumsal hitabı

da içerir niteliktedir. Çünkü toplum da bireyden ayrı olarak insanî

bir organizmaya, iradeye ve seçme yeteneğine sahiptir.

Toplumun bir organik yapısı vardır. Toplumu oluşturan bireylerden

öncekiler ve sonrakiler, bu yapı çerçevesinde yok olur, erirler;

geçmişte kalanlar ölüp gidince, sonradan gelenler öncekilerin,

ölüler dirilerin kötülüklerinden sorumlu olurlar; onlardan dolayı

sorguya çekilir, azaba çarptırılırlar. Hatta günah işlemeyen birey,

günah işleyenlerin günahı karşılığı cezalandırılır vs. Oysa bu, tek

tek bireylere uygulanan hükümler açısından hiçbir zaman doğru

olmaz. Tefsirimizin ikinci cildinde "Ceza Açısından Amellerin Hükmü"

nü incelerken, bu konuya ilişkin bazı açıklamalarda bulunduk.1

Nitekim Resulullah efendimiz (s.a.a) Uhud Savaşı sırasında yüzünden

yara almış, mübarek dişleri kırılmıştı. Müslümanlar da birçok

yaralar almışlardı. Hâlbuki o, günahtan ve yanılgıdan berî olan

 

1- [bkz. c.2, Bakara Suresi, ayet: 216-218.]

 

Nisâ Sûresi 77-80 ............................................................... 21

 

masum bir peygamberdir [ve böyle bir cezalara maruz kalması asla

düşünülemez]. O hâlde, ona isabet eden şey, içinde bulunduğu

topluma isnat edilirse -ki onlar Allah'ın ve Resulünün emrine muhalefet

etmişlerdi- bu, içinde bulunduğu toplumun kendi elleriyle

kazandığı şeylerden dolayı başına gelen bir kötülüktür. Şayet [tefsirini

sunduğumuz ayetteki gibi] onun mübarek şahsına isnat edilirse,

bu, Allah yolunda karşısına çıkan ilâhî bir sınama amaçlı

musibet olur; insanları bilinçli olarak Allah'a davet etme onuru uğruna

çekilen mihnet olur. Bu ise insanın derecesini yükselten bir

nimetten başka bir şey değildir.

 

Aynı şekilde, Kur'ân'ın bakışına göre, -ki Kur'ân'ın bakışı haktan

başka bir şey değildir- bir kavme isabet eden kötülüklerin kaynağı

onların amelleridir. Yine onlara isabet eden iyiliklere gelince,

onlar sadece yüce Allah'tandır.

 

Evet, burada iyilikleri bir açıdan insanlara nispet eden ayetler

de vardır kuşkusuz. Meselâ: "O ülkelerin halkı inansalar ve (günahlardan)

sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden

nice bereket kapıları açardık." (A'râf, 96) "Sabrettikleri ve ayetlerimize

kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyrugumuzla

dogru yola ileten önderler tayin etmiştik." (Secde, 24) "Onları

rahmetimizin içine aldık; dogrusu onlar iyi kimselerdendi." (Enbiyâ,

86) Bu anlamı içeren ayetlerin sayısı oldukça fazladır.

Ne var ki, yüce Allah Kur'ân'da yarattığı herhangi bir varlığın,

kendisi için öngörülen bir amacı gerçekleştirmesinin, bir hayra

ulaşmasının ancak Allah'ın muktedir kılması ve yol göstermesi ile

mümkün olabileceğini vurgulamaktadır: "...Her şeye kendi (özel)

yaratılışını veren, sonra da onu (o dogrultuda) hidayet eden Allah'tır."

(Tâhâ, 50) "Eger Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı,

içinizden hiçbir kimse asla temiz bir hâle gelemezdi." (Nûr, 21) Bu

iki ayetle ve bundan önce zikrettiğimiz ayetlerle, iyiliklerin yüce Allah'tan

olması hususunda karşımıza yeni bir anlam çıkıyor. O da

şu ki: Insan, ancak yüce Allah'ın sahip kılması ile, ona ulaştırması

ile bir iyiliğe sahip olabilir. Demek ki bütün iyilikler Allah'ın, kötü-

 

22 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

lükler de insanındır. Böylece, "Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına

gelen kötülük ise kendindendir..." ayetinin anlamı daha bir belirginlik

kazanıyor.

 

Iyilikler Allah'tandır, çünkü her iyi O'nun tarafından yaratılmıştır.

Hilkat ve güzellik de ayrılmaz ikilidir. Yine iyilikler O'ndandır,

çünkü hayırdırlar. Hayır ise, O'nun elindedir. Bir kimse ancak O'nun

sahip kılmasıyla bir hayra sahip olabilir. Kötülükler ise ona nispet

edilmezler. Çünkü kötü bir şey, kötülük bağlamında yaratılmış değildir.

Yüce Allah ise yaratır. Yaratma O'nun işidir. Kötülük, meselâ

insanın Allah katından gelen bir rahmeti yitirmesidir; insanlar tarafından

işlenen bir amelden dolayı, yüce Allah o rahmetin akışını

durdurmuştur. Itaat ve günah anlamında iyilik ve kötülüğe gelince;

daha önce bu kitabın birinci cildinde, "Allah bir sivrisinegi... örnek

göstermekten çekinmez." (Bakara, 26) ayetini tefsir ederken, bunların

yüce Allah'a nispet edilişleri hakkında açıklamalarda bulunduk.

Bu bağlamda tefsir kitaplarını inceleyecek olursanız, farklı sözler,

değişik görüşler ve eğilimler göreceksiniz, sizi hayrete düşürecek

problemlerle karşılaşacaksınız. Yaptığımız açıklamaların, Allah'ın

kitabı üzerinde düşünenler için yeterli bir açıklıkta ve açıklayıcılıkta

olmasını diliyoruz. Bir araştırmacı, bu konuyu incelerken,

konunun fark-lı yönlerini birbirinden ayrı tutmak, Kur'ân'ın iyilik,

kötülük, nimet, ceza gibi kavramlara getirdiği anlamları kavramak,

toplumun ve bire-yin kişiliklerini ayrı ayrı değerlendirmek zorundadır.

Çünkü böyle yap-ması hâlinde, ifadelerin ana mesajını

net bir şekilde algılayabilir.

 

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

 

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, "Kendilerine elinizi savaştan çekin...

denenleri görmedin mi?" ayetiyle ilgili olarak Nesai, Ibn-i

Cerir, Ibn-i Ebi Hatem, Hakim -sahih olduğunu belirterek- ve

Beyhaki kendi Süneninde Ikrime kanalıyla Ibn-i Abbas'ın şöyle dediğini

rivayet ederler: "Abdurrahman b. Avf ve arkadaşları

Resulullah'ın (s.a.a) yanına gelerek, 'Ey Allah'ın peygamberi, bizler

 

Nisâ Sûresi 77-80 ............................................................. 23

 

müşrikken onurlu, üstün idik; fakat iman edince alçaldık.' dediler.

Peygamberimiz (s.a.a) 'Ben affetmekle [savaştan el çekip eziyetleri

hoş görmekle] emredildim. Sakın halkla savaşmayın.' Yüce Allah,

onun Medine'ye gelmesini sağlayınca, savaşmasını emretti.

Bunun üzerine daha önce savaş isteyenler, bu sefer savaştan kaçındılar.

Yüce Allah, onların çelişkili tavırlarına işaret eden şu ayeti

indirdi: "Kendilerine, elinizi savaştan çekin... denenleri görmedin

mi?"

 

Yine aynı eserde, Abd b. Hamid, Ibn-i Cerir ve Ibn-i Münzir Kata-

de'den bu ayetle ilgili olarak şunları rivayet ederler: "Peygamberin

(s.a.a) ashabı içinde bir grup vardı. Bunlar, hicretten önce Mekke'de

oldukları sırada savaşmak için can atıyorlardı. Resulullah'a

(s.a.a) gidip şöyle dediler: Bize izin ver ki, külünklerimizi alıp onlarla

savaşalım. [Yani onlara kılıçsız bile galip gelebiliriz.]"

Katade daha sonra şöyle diyor: "Bize gelen bilgilere göre

Abdur-rahman b. Avf da bunlar arasındaydı. Fakat Resulullah

(s.a.a) onları bundan menederek, bana savaş emri verilmedi, buyurdu.

Ancak hicret gerçekleşip savaş emri verilince, bu adamlar

bundan hoşnut olmadılar ve sizin duyduğunuz şeyleri yaptılar. Bunun

üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: "De ki, dünya geçimligi azdır,

ahiretse sakınanlar için daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar

bile zulmedilmez."

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de Safvan b. Yahya kanalıyla Imam Musa

Kâzım'-dan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Allah dedi ki: Ey Âdemoğlu,

benim me-şiyetimle (irade ve dilememle) dileyebiliyor ve söyleyebiliyor

oldun. Benim gücümle sana yüklediğim farzları yerine getirdin.

Benim bahşettiğim nimetler sayesinde, kendinde bana karşı

günah işleyecek gücü bulabildin. Sana gelen her iyilik Allah'tandır;

başına gelen her kötülük de kendindendir. Çünkü sana iyilik verme

hususunda ben senden daha öncelikliyim ve sana kötülük

verme noktasında, sen benden daha layıksın. Çünkü ben yaptığımdan

dolayı sorgulanmam; ama insanlar sorgulanırlar." [c.1,

s.258, h:200]

 

24 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Ben derim ki: Tefsirimizin birinci cildinde, "Allah bir sivrisinegi...

örnek olarak göstermekten çekinmez." (Bakara, 26) ayetini açıklarken,

bu rivayetin değişik bir ifade tarzına sahip bir diğer versiyonunu

aktardık. Orada bununla ilgili düşüncelerimize de yer verdik.

el-Kâfi adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle

Abdurrahman b. Haccac'dan şöyle rivayet eder: "Imam Cafer Sadık'ın

(a.s) yanında belâdan ve yüce Allah'ın müminlere özgü kıldığı

belâ türlerinden söz edildi. Buyurdu ki: Resulullah'a (s.a.a), dünyada

en şiddetli belâlara duçar olanlar kimlerdir? diye soruldu.

Buyurdu ki: Peygamberler. Sonra insanların içerisinden peygamberlere

benzeyenler (evliyâullah), derecelerine göre sıralanırlar.

Daha sonra müminler imanları ve amellerinin iyiliği oranında belâlara

maruz kalırlar. Dolayısıyla kimin imanı sahih, ameli güzelse,

karşılaştığı belâ da o oranda şiddetli olur. Imanı gevşek ve ameli

zayıf olanın başına gelen belâ da o oranda cılız olur." [Usûl-ü Kâfi, c.2,

s.252, h:2]

 

Ben derim ki: Ünlü rivayetlerden biri de Peygamber efendimizin

(s.a.a) şu sözüdür: "Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir."

Aynı eserde, birkaç kanaldan Imam Sadık ve Imam Bâkır'dan

(a.s) şöyle rivayet edilir: "Mümin [onun iman ve belâ hususundaki

durumu] terazinin [iki] kefesi gibidir. Imanı arttıkça başına gelen

belâlarda da artış olur." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.254, h:10]

 

Aynı eserde Imam Bâkır'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir:

"Yüce Allah mümine belâları armağan olarak gönderir, tıpkı gurbetteki

bir insanın ailesine armağan göndermesi gibi. Bir doktorun

hastaya zararlı şeyleri yasaklaması gibi, mümine dünyayı yasaklar."

[Usûl-ü Kâfi, c.2, s.255, h:17]

 

Yine aynı eserde Imam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet

edilir: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Yüce Allah'ın, malında ve bedeninde

Allah için payı bulunmayan kuluna ihtiyacı yoktur." [Usûl-ü

Kâfi, c.2, s.256, h:21]

 

Ilel-uş Şerayi adlı eserde, Imam Ali b. Hüseyin'den (a.s), o da

 

Nisâ Sûresi 77-80 ........................................................... 25

 

babası Imam Hüseyin'den (a.s) şöyle rivayet eder: Resulullah

(s.a.a) buyurdu ki: "Mümin bir dağın başında bulunsa bile yüce Allah,

sevaba nail olsun diye, eziyet edecek birini ona musallat eder."

[c.1 s.44, h:2, Necef baskısı]

 

et-Temhis adlı eserde Imam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet

edilir: "Hiç günahı kalmayıncaya kadar, dertler ve gamlar

mümine eşlik ederler."

 

Yine Imam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Müminin üzerinden

kırk gün geçmez ki, kendisini üzen ve Rabbini hatırlatan bir

olayla karşılaşmasın."

 

Nehc-ul Belâğa'da Imam Ali (a.s) şöyle der: "Beni bir dağ sevse,

paramparça olur." Ve der ki: "Biz Ehlibeyt'i seven kimse, belâlara

karşı kendine bir giysi hazırlasın." [Nehc-ül Belâğa, Kısa sözler: 111

ve 112.]

 

Ben derim ki: Ibn-i Ebi'l Hadîd Imamın bu sözünü şerh ederken

şöyle der: Peygamber efendimizden (s.a.a) Hz. Ali'ye (a.s) hitaben

şöyle buyurduğu nakledilir: "Seni ancak mümin sever. Ancak münafık

sana buğzeder." Öte yandan Peygamberimizin (s.a.a), bir diğer

hadiste de şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Belâlar, tepelerden

aşağı akan sulardan daha çabuk mümine ulaşırlar." Bu iki

önerme, doğru bir sonucu kaçınılmaz kılıyorlar: Evet, Hz. Ali'yi (a.s)

bir dağ sevse, paramparça olur.1

 

Biliniz ki, bu anlama yönelik rivayetlerin sayısı oldukça kabarıktır,

tümü de yaptığımız açıklamayı destekler niteliktedir.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ibn-i Münzir ve Hatib, Ibn-i Ömer'-

den şöyle rivayet ederler: "Bir grup ashapla birlikte Resulullah'ın

(s.a.a) yanında bulunuyorduk. Buyurdu ki: 'Sizler! Bilmez misiniz ki,

ben Allah tarafından size gönderilen bir elçiyim?' Ashap dedi ki:

'Evet.' Buyurdu ki: 'Bilmez misiniz ki, Allah kendi kitabında, bana

itaat edenin Allah'a itaat etmiş olacağını içeren ayetler indirmiş-

-----

 

1- [Şerh-i Nehc-ul Belâğa, Ibn-i Ebi'l Hadîd, c.2, s.185, Beyrut baskısı.]

 

26 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

tir?' Dediler ki: 'Evet! Biz tanıklık ederiz ki, sana itaat etmek Allah-

'a itaat etmektir. Allah'a itaat etmenin bir gereği de sana itaat etmektir.'

Buyurdu ki: Allah'a itaat etmenin bir gereği bana itaat etmeniz,

bana itaat etmenizin bir gereği de imamlarınıza itaat etmenizdir.

Hatta eğer onlar oturarak namaz kılarlarsa, siz de top

yekûn oturarak namaz kılın."

 

Ben derim ki: Peygamberimizin (s.a.a) "Hatta eğer onlar oturarak

namaz kılarlarsa..." sözü, eksiksiz tâbi oluşu vurgulamaya yönelik

kinayeli bir ifadedir.

 

 

Nisâ Sûresi 81-84

 

81- "Baş üstüne" derler; ama yanından ayrılınca onlardan bir

kısmı, geceleyin senin dediğinden (veya kendi söylediklerinden)

başkasını düşünüp kurar. Allah da onların kurduklarını yazar. Sen



Geri   İleri
Go to TOP