A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
Geri   İleri


ilgisi olmayan başka şeylerden söz etmekle ilgili olarak ayette bunun

caiz olduğuna ilişkin bir kanıt yoktur.

 

Tefsir bilginleri, "kötü söz" ifadesi ile, neyin kastedildiği

hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazısına göre, bundan

maksat, bedduadır. Bazısı, haksızlık yapanın zulmünü ve tecavüzünü

zikretmektir, demişlerdir vs. Fakat bunların tümü de ayetin

mutlak ifadesinin kapsamı içindedir. Dolayısıyla genel ifadeyi,

bunlardan birine özgü kılmayı gerektirici bir durum söz konusu

değildir.

 

"Allah işitendir, bilendir." ifadesi, "Allah kötü sözün açıkça

söylenmesini sevmez." cümlesinden algılanan yasağı pekiştirir

mahiyettedir. Yani, zulme uğramış bir kimsenin dışındakilerin açıkça

kötü söz söylemeleri uygun düşmez. Çünkü Allah işitendir,

sözleri işitir; bilendir, söylenen sözleri bilir.

 

"Bir iyiliği açığa vurur veya gizlerseniz yahut bir kötülüğü (açığa

vurmayarak) affederseniz, (bilin ki) Allah da affedicidir, (her şeye) güç

yetirendir." Bu ayet, önceki ayetle bir şekilde bağlantılıdır. Çünkü,

 

214............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

nimetleri bahşeden birinin insana yaptığı nimet bağışına karşılık

teşekkürün bir ifadesi olarak hayır sözünü açıktan söylenmesini,

kötü sözün ve zulmün affederek zalime karşı kötü sözü açıktan

söylenmemesini kapsamaktadır.

 

İyiyi açığa vurmak, onu görünür şekilde yapmaktır. Hakkeden

birine açıktan infak etmek gibi. Her maruf davranışı da bu kapsama

alabiliriz. Çünkü, bu tür davranışlarda din sözünün yüceltilmesi

ve insanların maruf davranışlara teşviki söz konusudur. Ya da sözlü

olarak açığa vurmaktır. Bir nimeti verene açıktan teşekkür etmek

ve sözlü olarak ondan iyilikle söz etmek gibi. Bu da kadirbilirliğin

ve nimet ehlini teşvik etmenin ifadesidir.

 

İyiliği gizlemek ise, maruf fiilleri gizlice yapmak demektir. Ki

riyadan iyice uzak ve ihlâsa iyice yakın olsun. Nitekim yüce Allah

bir ayette şöyle buyurmuştur: "Sadakaları açıktan verirseniz ne

güzel! Eger gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır

ve sizin günahlarınızdan bir kısmını kapatır." (Bakara, 271)

Kötülüğü affetmek, sözlü olarak onun üzerini örtmektir. Bir insanın

kendisine haksızlık edenin haksızlığından söz etmemesi,

onu insanlar arasında rencide etmemesi, açıktan açığa ona kötü

bir söz söylememesi gibi; fiilî olarak da ona, kötü bir karşılıkta bulunmaması,

caiz olmasına karşın ondan öç almamasıdır. Yüce Allah

zalimlerden öç almanın caiz olduğu hususunda şöyle buyurmuştur:

"Size zulmedene siz de zulmettigi kadarıyla karşılık verin.

Allah'tan korkun." (Bakara, 194)

 

"Allah affedicidir, (her şeye) güç yetirendir." ifadesi,

müsebbep yerine konulmuş sebep konumundadır. Bu açıdan ifadenin

takdirî açılımı şöyle olur: Eğer kötülüğü affederseniz, Allah'ın

kemal sıfatlarından biriyle sıfatlanmış olursunuz. -Kötülüğe karşılık

verme gücüne sahip olmakla beraber onu affetmek yani.- Çünkü

yüce Allah, her şeye gücü yeten olduğu hâlde affedicidir. Şu

hâlde bir ceza, ancak bazı koşulları itibariyle ceza olma niteliğini

kazanır. Iyiliği açıktan yapmak veya gizliden yapmak, yani her hâlükârda

iyilik etmek de ulu Allah'ın bir vasfıdır. Ayetin bu hususa i-

 

Nisâ Sûresi 148-149 .................................................... 215

 

lişkin bir işaret barındırıyor olması ihtimal dışı değildir.

 

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

 

Mecma-ul Beyan tefsirinde şöyle bir değerlendirmeye yer veriliyor:

"Yüce Allah, intikam amacıyla açıkça sövmeyi, kötü söz söylemeyi

sevmez. Ancak haksızlığa uğrayan hariç. Böyle bir kimsenin

dinde öç almanın caiz olduğu bir hususta, kendisine haksızlık

edenden öç almasında bir sakınca yoktur. Bu görüş, Imam Bâkır'-

dan (a.s) rivayet edilmiştir."

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de Ebu'l Carud kanalıyla Imam Cafer Sadık'ın

(a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Kötü sözü açıkça söylemek, bir insanda

olan kötülükleri anlatmaktır." [c.1, s.283, h:297]

 

Tefsir-ul Kummî'de deniyor ki: "Bu ayetin tefsirine ilişkin bir diğer

hadis şöyledir: Bir adam yanına gelse, sende olmayan birtakım

iyiliklerden söz etse, seni övse, yapmadığın salih amelleri sıralasa,

sakın bunu kabul etme ve onu yalanla. Çünkü o sana zulüm etmiştir."

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de müellif kendi rivayet zinciriyle Fadl b. Ebu

Kurra'dan, o da Imam Cafer Sadık'tan (a.s), "Allah, kötü sözün açıkça

söylenmesini sevmez; ancak haksızlıga ugrayan başka."

ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet eder: "Bir kimse bir topluluğu konuk

etse, ancak onları konuk ederken kötü davransa, o kimse

haksızlık etmiş olur. Dolayısıyla konukların onun aleyhinde konuşmalarının

bir sakıncası yoktur." [c.1, s.283, h:296]

 

Ben derim ki: Aynı hadis, Mecma-ul Beyan adlı tefsirde Imam

Sadık'tan (a.s) mürsel olarak [râviler zincirine yer vermeksizin] rivayet

edilmiştir. Ehlisünnet kaynaklarında da Mücahid'den rivayet

edilir. Bu rivayetler, ayetten de algıladığımız gibi, hükmün genelliğine

delâlet ederler.

 

216 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Nisâ Sûresi 150-152

 

 

150- Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda)

Allah ile peygamberleri arasında ayırım yapmak isteyip

"Bir kısmına inanırız, bir kısmını da inkâr ederiz"' diyenler ve bu ikisinin

(iman ile küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler,

 

151- İşte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Biz de kâfirlere alçaltıcı

bir azap hazırlamışızdır.

 

152- Allah'a ve peygamberlerine inananlar ve onlardan hiçbiri

arasında ayırım yapmayanlar, işte Allah yakında onlara mükâfatlarını

verecektir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Surenin akışının bu yerinde, bir parantez açılıyor ve Ehlikitab'ın

durumuna göz atılıyor, küfürlerinin gerçek kaynaklarına açıklayıcı

işaretler yöneltiliyor, kimi haksızlıklarına, günahlarına ve bozguncu

sözlerine ilişkin açıklamalara yer veriliyor.

 

"Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler" Bu ifadeyle, Yahudi ve

Hıristiyanlardan oluşan Ehlikitap topluluklar kastediliyor. Çünkü

Yahudiler Hz. Musa'ya (a.s) inanırlar, ama Hz. Isa'nın (a.s) ve Hz.

Muhammed'in (s.a.a) peygamberliğini inkâr ederler. Hıristiyanlar

 

Nisâ Sûresi 150-152 ........................................................ 217

 

da Hz. Musa'ya (a.s) ve Hz. Isa'ya (a.s) inanırken, Hz. Muhammed'i

(s.a.a) inkâr ederler. Gerçi onlar, Allah'ı ve elçilerin bazısını inkâr

etmediklerini, sadece bazısını inkâr ettiklerini iddia ediyorlar; ancak

yüce Allah, onların Allah'ı ve bütün elçilerini inkâr ettiklerini

belirtiyor. Bu nedenle, "Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler"

şeklindeki mutlak ifadenin maksadının açıklanışına gerek duyulmuştur.

Işte bu nedenle, "ve Allah ile peygamberleri arasında ayırım

yap-mak isteyip, 'Bir kısmına inanırız, bir kısmını da inkâr ederiz'

diyenler" ifadesi, "...inkâr edenler" cümlesine açıklama nitelikli atıfla

atfedilmiştir. Aynı şekilde atfedilen ifadenin bir kısmı da diğer

bir kısmını açıklamaktadır. Onlar Allah'ı ve elçilerini inkâr ediyorlar;

çünkü, "Bir kısmına inanırız, bir kısmını da inkâr ederiz."

diyorlar. Böylece Allah ve elçileri arasında bir ayırım yapmak

istiyorlar, Allah'a ve elçilerinin bir kısmına inanıyor ve bir kısmını

da inkâr ediyorlar. Oysa inkâr ettik-leri de Allah'ın elçisidir. Onu

reddetmek, Allah'ı reddetmek demektir.

 

Ardından yüce Allah, başka bir açıdan da bu hususa açıklık getiriyor

ve "bu ikisinin arasında bir yol tutmak isteyenler" ifadesine

yer vererek açıklama amaçlı bir atıfla meseleye boyut kazandırıyor.

Şöyle ki, onlar Allah'a ve bütün elçilerine inanmakla, Allah'ı ve

bütün elçilerini inkâr etmek arasında, bazısına inanıp bazısını inkâr

ederek bir orta yol tutmak istiyorlar. Oysa Allah'ın yolu, ancak

O'na ve bütün peygamberlerine inanmaktan geçer. Çünkü elçinin

elçiliği hususunda bir etkinliği, bir yetkisi söz konusu değil. Dolayısıyla

ona inanmak Allah'a inanmaktır, onu inkâr etmekse sırf Allah'ı

inkâr etmek demektir.

 

Şu hâlde elçilerin bir kısmını inkâr edip bir kısmına ve Allah'a

inanmak, Allah ile elçileri arasında ayırım yapmaktan başka bir

şey değildir. Bunun bir diğer anlamı da elçiye Allah'tan bağımsız

bir etkinlik ve yetki tanımaktır. Dolayısıyla bu şekilde bağımsızlık

tanınan elçiye inanmanın, Allah'a inanmayla bir bağlantısı, onu inkâr

etmenin de Allah'ı inkâr etmeyle bir ilintisi yoktur. Böylece bu

 

218 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

tutumları ara yol değil, bunun dışında bir yoldur. Ona inanmakla

onu inkâr etmenin, Allah'a inanmakla O'nu inkâr etme ile bir bağlantısı

olmadığı varsayılan bir kimse için peygamberlik vasfı nasıl

tasavvur edilebilir?

 

Dolayısıyla şurası kuşku götürmez bir gerçektir ki: Bu özellikte

olduğu varsayılan birine inanmak ve ona itaat etmek, ulu Allah'a

ortak koşmak demektir. Bu nedenle, yüce Allah'ın onları "elçilerin

bir kısmına inanmak, bir kısmını da inkâr etmek, böylece Allah ile

elçileri arasında bir ayırıma giderek ikisinin arasında bir yol tutmak

istiyorlar." şeklinde tanımladıktan sonra, onların gerçek kâfirler

olduklarını belirttiğini görüyoruz: "Işte onlar gerçekten kâfir olanlardır."

Ardından onlara sert ifadelerle bir tehdit yöneltiyor: "Biz

de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır."

 

"Allah'a ve peygamberlerine inananlar ve onlardan hiçbiri arasında

ayırım yapmayanlar" Önceki ayette Allah ile elçileri arasında ayırım

yapanlar tekfir edildikleri, Allah'ı ve elçilerini inkâr ettikleri belirtildiği

için, bu ayette bir karşıt manzara olarak Allah'a ve aralarında

ayırıma gitmeden tüm elçilerine iman etme durumu gündeme getiriliyor

ve tablo tamamlanıyor.

 

"Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır." ifadesinde

önceki ayette geçen üçüncü şahıs şeklindeki ifade tarzından birinci

çoğul şahsa geçiş yapılıyor. Sonra ifade tarzı ikinci şahsa geçilerek

şu şekilde değiştiriliyor: "Işte (ey Peygamber,) Allah yakında

onlara mükâfatlarını verecektir." [Arapça'da "ulâike" kelimesi iki

şeyi ifade eder: Hem muhatabı bildirir, hem de işaret edilmek istenen

kimseleri.] Bu tarz bir ifade değişikliğinin hikmeti şu olsa

gerektir: Ifadenin vurgulu olması ve gerçekleşmenin kesin olduğunu

ifade etmesi açısından cezayı birinci çoğul şahısa nispet etmek,

üçüncü tekil şahsa nispet etmekten daha etkileyicidir.

Ikinci ayetteki [yani, peygambere hitaben "Işte Allah yakında

onların..." ifadesindeki] hitap tarzı değişikliğinden de benzeri bir

çıkarsama yapılabilir. Çünkü Allah'ın vaadinin gerçekleşeceğini en

iyi bilen biri olarak vaat içeren hitabın Peygamber efendimize

 

Nisâ Sûresi 150-152 .................................................... 219

 

(s.a.a) yöneltilmesi, gerçekleşme zamanının yakın olduğuna ilişkin

bir gösterge konumundadır.

 

220 .................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

 

 

Nisâ Sûresi 153-169 ....................................................... 221

 

153- Ehlikitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni

istiyorlar. Onlar Musa'dan, bundan daha büyüğünü istemişlerdi ve

"Bize Allah'ı apaçık göster" demişlerdi. Zulümlerinden dolayı derhâl

onları yıldırım çarptı. Kendilerine açık deliller geldikten sonra

da buzağıyı tanrı edindiler. Fakat biz bunu da affettik ve Musa'ya

apaçık bir burhan ve delil verdik.

 

154- Söz vermeleri için Tûr dağını üzerlerine kaldırdık ve onlara

"Secde ederek kapıdan girin" dedik, "Cumartesi günü haddi

aşmayın (o günün yasağını çiğnemeyin)" dedik ve onlardan sağlam

bir söz aldık.

 

222 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

155- Sözlerini bozmalarından, Allah'ın ayetlerini inkâr etmelerinden,

haksız yere peygamberleri öldürmelerinden, "Kalplerimiz

perdelidir" demelerinden ötürü (kendilerine önceden helâl kılınan

temiz şeyleri yasakladık.) Hayır, (onların kalpleri perdeli değildir;)

Allah inkârlarından ötürü o kalpler üzerine mühür vurmuştur. Artık

pek az bir kısmı hariç, inan-mazlar.

 

156- Bir de inkâr edip Meryem'e büyük bir iftira atmalarından,

 

157- Ve "Allah elçisi Meryem oğlu Isa Mesih'i öldürdük" demelerinden

ötürü (kendilerine önceden helâl kılınan temiz şeyleri yasakladık.)

Oysa onu öldürmediler de, asmadılar da; fakat bu iş

kendilerine, benzer gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler,

ondan yana tam bir kuşku içindedirler; bu hususta zanna uymak

dışında, hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.

 

158- Bilâkis Allah onu kendisine yükseltti. Allah güçlü ve üstündür,

hikmet sahibidir.

 

159- Ehlikitap'tan, İsa'nın ölümünden önce ona inanmayacak

hiç kimse yoktur. Kıyamet günü de o, onlara şahit olacaktır.

 

160- Yahudilerin yaptıkları zulümden, Allah yolundan yüz çevirmelerinden

dolayı kendilerine (önceden) helâl kılınan temiz şeyleri

yasakladık.

 

161- Bir de menedildikleri hâlde faiz almalarından ve haksızlıkla

insanların mallarını yemelerinden ötürü (böyle yaptık). Içlerinden

inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.

 

162- Fakat içlerinden ilimde derinleşenler ve müminler, namazı

kılanlar ve zekâtı verenler sana indirilene ve senden önce indirilene

inanırlar. Allah'a ve ahiret gününe inananlar, işte onlara

büyük bir mükâfat vereceğiz.

 

163- (Çünkü) biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere

vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Ve (nitekim) Ibrahim'e, Ismail'e,

Ishak'a, Yakub'a, torunlara, Isa'ya, Eyyub'a, Yûnus'a, Harun'a

ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a da Zebur'u verdik.

 

164- Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir

 

Nisâ Sûresi 153-169 ...................................................... 223

 

kısmını ise sana anlatmadık ve Allah Musa'yla konuştu.

 

165- (Onları) elçiler, müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdik

ki, insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir hüccetleri

olmasın! Allah üstün ve güçlüdür, hikmet sahibidir.

 

166- Fakat Allah, sana indirdiğine şahitlik eder; onu kendi bilgisiyle

indirmiştir. Melekler de (buna) şahitlik ederler. Şahit olarak

Allah eter.

 

167- İnkâr eden ve Allah'ın yolundan alıkoyanlar, şüphesiz uzak

(koyu) bir sapıklığa düşmüşlerdir.

 

168- İnkâr edip zulmedenleri Allah asla bağışlayacak değildir.

Onları bir yola iletecek de değildir.

 

169- Ancak (onları) cehennem yoluna iletir; onlar orada ebedi

kalırlar. Bu da Allah'a kolaydır.

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Ayetler, Ehlikitab'ın Peygamberimizden (s.a.a), gökten kendilerine

bir kitap indirilmesini istedikleri bir hususu zikrederek

başlıyor. Çünkü Kur'ân'ın Ruh-ul Emin aracılığıyla bölüm bölüm indiğine

kesin olarak ikna olmuş değillerdi. Şimdi onların bu isteklerine

cevap veriliyor.

 

"Ehlikitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar."

Ehlikitap, Kur'ân'da geçen benzeri konularda işaret edildiği gibi

Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Buna göre, bu istekte bulunanlar her

iki topluluk birdendir, sadece Yahudiler değil.

Ama bu, ayetlerin akışı içinde Allah'ı açıkça görmek, buzağıyı

ilâh edinip tapınmak; Tûr dağı üzerlerine kaldırılıp başlarına dikildiğinde,

secde etmeye emredildiklerinde ve cumartesi günü konulan

yasağı çiğnemekten nehyedildiklerinde verdikleri sözü tutmamak

gibi sıralanan zulümlerin ve suçların sırf Yahudiler tarafından

sergilenmiş olmasıyla çelişmez.

Çünkü, her iki grup da aynı kökene dayanır. Yani, her ikisi de

 

224 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Israil halkıdırlar, o ırka mensupturlar. Hz. Musa (a.s) ve Hz. Isa (a.s)

bu halka gönderilmişlerdir. Gerçi Hz. Isa'nın göğe yükseltilmesinden

sonra, çağrısı Romalılar, Araplar, Habeşliler ve Mısırlılar gibi

Israilli olmayan halklar arasında da yayılmıştır. Ancak Isa'nın

kavminin ona yaptığı zulüm, Musa'nın kavminin ona yaptığı zulümden

geri kalmaz.

 

Işte her iki grup da aynı kökenden sayıldıkları için, Yahudileri

ilgilendiren ceza kapsamında sadece Yahudiler zikrediliyor: "Yahudilerin

yaptıkları zulümden... dolayı kendilerine helâl kılınan

temiz şeyleri yasakladık." Yine bu nedenle, Hz. Isa (a.s) da daha

sonra zikredilen resuller arasında sayılıyor, tıpkı Hz. Musa'nın (a.s)

da aralarında sayılması gibi. Şayet hitabın hedefi sırf Yahudiler olsaydı,

bu, sahih olmazdı. Hatta ayetlerden sonra, "Ey Ehlikitap!

Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında ancak gerçegi söyleyin.

Meryem oglu Isa Mesih..." (Nisâ, 171) ifadesine yer verilmesi de

yine bu yüzdendir.

 

Özetleyecek olursak: İstekte bulunanlar, bütün Ehlikitap'tır.

Hitabın hedefi onlardır. Bunun nedeni, aralarındaki soy birliğinden

kaynaklanan karakter aynılığıdır. Haksız yargıda bulunmak, yalan

söylemek, ölçüsüzlük, ahitlere ve sözlere riayet etmemek onların

ortak karakterleridir. Dolayısıyla sergiledikleri ortak tavırlarda hitap

tümüne yöneliktir. Içlerinde bir grup farklı bir tutum sergilemişse,

hitap da özel olarak o gruba yönelik olmuştur.

Resulullah'tan (s.a.a) istedikleriyse, gökten üzerlerine bir kitap

indirmesidir. Bu isteği, Kur'ân'ın inişinden ve kendilerine okunuşundan

önce dile getirmiyorlar. Çünkü bu olay Medine'de geçmektedir.

O güne kadar Kur'ân'ın Mekke'de inen kısmı ve Medine'de

inen kısmının bir bölümü kendilerine ulaşmıştı. Buna rağmen böyle

bir istekte bulunmalarının nedeni, onun peygamberliğin bir kanıtı

olduğuna ikna olmamalarıdır. Çünkü Kur'ân'ı semavî bir kitap

saymıyorlardı. Oysa Kur'ân, o güne kadar indiği kısmı itibariyle

meydan okuyordu ve bir mucize olduğunu haykırıyordu. Nisâ suresinden

önce inen Isrâ, Yûnus, Hûd ve Bakara suresinin bu hususla

 

Nisâ Sûresi 153-169 ...................................................... 225

 

ilgili olarak içerdikleri ifadeleri buna örnek gösterebiliriz.

Şu hâlde, Kur'ân'la ilgili gelişmeler gözleri önünde cereyan

etmesine karşın gökten bir kitabın indirilmesini istemeleri, kelimenin

tam anlamıyla saçmalıktı. Böylesine boş ve anlamsız bir istek

ancak hakka uymayan, hakikate boyun eğmeyen, ciddiyetten

yoksun, arzusunun istekleri doğrultusunda aklına eseni yapan,

hiçbir bağ, hiçbir kayıt tanımayan, temelsiz, berduş insanlardan

sâdır olabilir. Nitekim Kureyşliler de üzerlerine inen Kur'ân ve aralarında

yayılan hak çağrısı ile ilgili olarak böyle bir sorumsuz tavır

içine girmişlerdi. Kur'ân onların bu aymazlıklarını şöyle dile getirir:

"Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya! diyorlar." (Yûnus, 20) "Ya

da göge çıkmalısın. Ama oradan bize, okuyacagımız bir kitap indirmedikçe

senin sadece göge çıkmana da inanamayız." (Isrâ, 93)

 

Yukarıda işaret ettiğimiz bu hususlardan dolayı, yüce Allah onların

bu isteklerine iki madde hâlinde karşılık veriyor.

 

Birincisi: Onlar, mütemadiyen cehalet ve sapıklık içinde debelenen bir topluluktur; en korkunç zulümleri işlemekten, apaçık belgelerle destekli

hakkı inkâr etmekten, hak içerikli mesaja karşı çıkmaktan, en

sağlam ve en kesin karara bağlanmış sözleşmeleri çiğnemekten

kaçınmazlar; her türlü yalandan, iftiradan ve zulümden geri durmazlar.

Böyle olanlara cevap vermek, önerilerine karşılık vermek

doğru olmaz.

 

İkincisi: Allah'ın indirdiği kitap, yani Kur'ân Allah'ın ve meleklerin

şahitlikleriyle desteklidir. Kur'ân da, içerdiği ayetleri aracılığıyla

muhaliflerine sık sık meydan okur.

Yüce Allah, bu çerçevede önce şu cevabı veriyor: "Onlar Musa'-

dan, bundan daha büyüğünü istemişlerdi." Yani, senden kendilerine

gökten bir kitap indir, şeklindeki isteklerinden daha büyüğünü

Musa'dan istemişlerdi "ve 'Bize Allah'ı apaçık göster' demişlerdi." Yani,

O'nu ayan beyan, çıplak gözlerimizle görelim. Bu, insanın cahillikte,

gevezelikte ve azgınlıkta ulaşabileceği son noktadır. "Zulümlerinden

dolayı derhâl onları yıldırım çarptı." Bu kıssa, Bakara suresinin

55-56. ayetlerinde ve A'râf suresinin 155. ayetinde ayrıntılı o-

 

226 ................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

larak anlatılmaktadır.

Ardından yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kendilerine açık deliller

geldikten sonra da buzağıyı tanrı edindiler." Puta tapıcılığın batıl olduğu

ortaya çıktıktan veya yüce Allah'ın her türlü cisimden ve sonradan

olmalıktan münezzeh olduğu apaçık olarak ortaya konduktan

sonra bir put edinerek ona kulluk sunmuşlardı. Beşerî cehaletin

en çirkin, en yüz kızartıcı, en utanç verici örneğidir puta tapıcılık.

"Fakat biz bunu da affettik ve Musa'ya apaçık bir burhan ve delil

verdik." Bu hususta Hz. Musa (a.s) onlara yaratıcılarına tövbe etmelerini

ve birbirlerini öldürmelerini emretmişti. Onun bu emrini tutmuşlardı,

bu yüzden yüce Allah onları affetmişti; böylece bu öldürme

işinin devam etmesinden vazgeçmişti ve tümünün öldürülmesine

razı olmayarak öldürme eyleminin yarıda bırakılmasını

emretmişti. Işte affetmekten maksat buydu. Ardından

Israiloğullarına, Samiri'ye ve buzağısına musallat kılınmasıyla Hz.

Musa'ya apaçık bir burhan ve delil verildi. Bu kıssa da Bakara suresinin

54. ayetinde ayrıntılı olarak anlatılır.

 

Devamla şöyle buyuruyor ulu Allah: "Söz vermeleri için Tûr dağını

üzerlerine kaldırdık." Burada yüce Allah'ın onlardan aldığı bir söz

kastediliyor. Ki bu sırada Tûr dağını üzerlerine kaldırmış, başlarına

dikmişti. Bu kıssa da Bakara suresinin 63. ve 93. ayetlerinde iki

kez zikredilir.

 

Sonra şöyle buyuruyor: "ve onlara, 'Secde ederek kapıdan girin'

dedik, 'Cumartesi günü haddi aşmayın' dedik ve onlardan sağlam bir

söz aldık." Bu iki kıssa da hem Bakara suresinin 58-65. ayetlerinde,

hem de A'râf suresinin 161-163. ayetlerinde anlatılır. Ayette

sözü edilen "misak=sağlam bir söz alma"nın, bu iki kıssaya ve diğer

kıssalarda işaret edilen hususlara dönük olması uzak bir ihtimal

değildir. Çünkü Kur'ân, Israiloğullarından misak alınışını defalarca

zikreder: "Biz Israilogullarından şöyle söz almıştık: Allah'-

tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz..." (Bakara, 83) "Birbirinizin

kanını dökmeyeceginize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacagınıza

dair sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul

 

Nisâ Sûresi 153-169 ..................................................... 227

 



Geri   İleri
Go to TOP