A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
Geri   İleri


[aynı anlamı ifade eden ancak birinin harfi diğerinden fazla olan

kelimelerde bu kural geçerlidir].

 

"Oysa O, onları aldatmaktadır..." ifadesi, cümle içinde gramer

açısından "hâl" fonksiyonunu görür. Yani, Allah onları aldattığı

hâlde, onlar Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Dolayısıyla ifadenin anlamını

şu şekilde yorumlamak gerekir: Bunlar görünürde iman olarak

beliren nifak menşeli amelleriyle, müminlerin toplantılarına

katılmaları, onlarla birlikte görünmeleri gibi davranışlarıyla Allah'ı,

diğer bir ifadeyle Peygamberi (s.a.a) ve müminleri aldatmak

istiyorlar. Iman görünümlü ve gerçeklikten yoksun amelleriyle onlardan

çıkar sağlamaya çalışıyorlar. Oysa, onları bu tür amellerle

baş başa bırakanın, onları bu gibi davranışlardan alıkoymayanın

yüce Allah olduğunu kavrayamıyorlar. Bu, Allah'ın onları aldatması,

kötü niyetlerinden ve çirkin amellerinden dolayı onları cezalandırmasıdır.

Dolayısıyla onların Allah'ı aldatmaya çalışmaları, bizzat

Allah'ın onları aldatmasıdır.

 

"Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara

gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az anarlar." Münafıklara ilişkin niteliklerden

bir başkası da, namaza kalktıkları zaman üşenerek ve

insanlara gösteriş yapmak için kalkmalarıdır. Namaz, içinde Allah-

'ın anıldığı en üstün ibadetlerden biridir. Eğer onların kalpleri Rablerine

bağlı olsaydı, O'na inansaydı, Allah'a ve O'nu zikretmeye yönelirken

tembellikleri, üşengeçlikleri, ağırdan almaları tutmazdı.

Amellerini insanlara gösteriş yapmak için yerine getirmezlerdi.

Sonuçta da kalp bağlılığının ve gönül meşguliyetinin, ilgililiğinin bir

göstergesi olarak Allah'ı çokça anarlardı.

 

"Arada (imanla küfrün arasında) yalpalatılıp dururlar. Ne bunlara

(müminlere bağlanırlar), ne de onlara (kâfirlere)..." Mecma-ul Beyan

adlı tefsirde deniliyor ki: "Araplar derler ki: 'Zebzebtuhu fezebzebe'

Yani, sallayıp hareket ettirdim, o da salınıp hareket etti.

 

Nisâ Sûresi 136-147 ........................................................ 203

 

Şu hâlde, fiil, havada asılı duran bir şeyi sallamak anlamını ifade

eder." Mecma-ul Beyan'dan aldığımız alıntı burada son buldu.

Buna göre, "muzebzeb", bir şeyin iki taraftan birine bağlanmaksızın

aralarında gidip gelmesi, yalpalayıp sallanması demektir.

Işte bu, münafıkların özelliğidir. Bunların arasında, yani iman

ve küfür arasında yalpalayıp dururlar. Ne gerçek bir mümin gibi

sadece müminlere bağlanırlar, ne de gerçek bir kâfir gibi sadece

kâfirlere."

 

"Allah'ın şaşırttıgı kimseye asla bir (çıkar) yol bulamazsın."

Bu ifade, bundan önce, arada yalpalayıp duran münafıklara ilişkin

değerlendirmenin açıklaması ve gerekçesi niteliğindedir. Buna göre,

onların taraflardan birine tam olarak bağlanmaksızın arada

bocalayıp durmalarının sebebi, yüce Allah'ın onları şaşırtması, yoldan

uzaklaştırmasıdır. Onların dönüp izleyecekleri bir yol yoktur.

Aynı gerekçeyledir ki, onlar hakkında

"mütezebzibîn=yalpalayaıp duranlar" ifadesi yerine

"müzebzebîn=yalpalayıp durmaya maruz bırakılanlar" ifadesi kullanılmıştır.

Demek isteniyor ki: Onlar bu tür bir sallanmaya, ilâhî

kahır sonucu maruz kalmışlardır. Bu hareketleri tatmin edici

değişmez bir hedefe yönelik değildir.

 

"Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin... Artık

onlara asla bir yardımcı bulamazsın." Ayette geçen "sultan" kelimesi,

kanıt ve belge demektir. "ed-Derek" -bazen de "ed-derk" olarak

okunur- kelimesi ile ilgili olarak Ragıp el-Isfahanî şunları söyler:

"Derek" kelimesi, "derec" kelimesiyle aynı anlamı ifade eder. Fakat,

"derec"de yukarı doğru yükseliş esas alınırken, "derek"de aşağıya

doğru alçalış esas alınır. "Cennet dereceleri" ve "Cehennem

derekeleri" ifadelerinde, kelimelerin bu özellikleri esas alınmıştır.

Aynı şekilde cehenneme yuvarlanışın tasviri açısından "haviye" niteliği

kullanılmıştır. [Haviye de "hüviyy" kökünden düşüşü ifade

eder.] Ra-gıp'tan aldığımız alıntı burada son erdi.

Görüldüğü gibi ayet, müminlerin kâfirleri dost tutup müminle-

 

204 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

rin dostluğunu terk etmelerini yasaklıyor. Ikinci ayet ise, münafıklara

yönelik sert bir tehdit içermek suretiyle bu yasağı gerekçelendiriyor.

Bunun nedeni, yüce Allah'ın bu davranışı nifak olarak değerlendirmesidir.

Müminleri bu yüzden böyle bit tutumdan sakındırıyor.

Ayetlerin akışı bize gösteriyor ki, "Ey inananlar! Müminleri bırakıp

da kâfirleri dost edinmeyin." ifadesi, önceki açıklamalardan

çıkan bir sonuç ya da onlara ilişkin bir ayrıntı konumundadır. Ayetin

bu kanıtsallığı, bir bakıma açık bir dille şunun söylenmiş olması

hükmüne geçer: Önceki ayetlerde, müminler içinde hasta kalpli

ve zayıf imanlı kimselerin durumu gözler önüne serildi. Ve onlarla

ilgili olarak münafıklar nitelemesi kullanıldı. En azından münafıklar

nitelemesinin kapsamına onların da girdiği vurgulandı. Ardından,

bu yasak alana yaklaşmamaları ve Allah'ın öfkesine maruz

kalmamaları hususunda müminlere öğüt verildi. Ta ki onlar, kendi

aleyhlerine olmak üzere Allah'a açık bir kanıt vermiş olmasınlar.

Aksi takdirde O, onları dünya hayatında şaşırtır, aldatır ve iki taraf

arasında sallandırır. Sonra durumu bundan ibaret olanların tümü

ile kâfirleri cehennemde bir araya getirir. Ardından onları ateşin en

alt tabakasına yerleştirir. Onlarla, yardım edecek ve şefaat edecek

herkesin arasını ayırır.

 

Yukarıda üzerinde durduğumuz bu iki ayetten sırasıyla şu hususlar

anlaşılıyor:

 

Birincisi: Saptırma, aldatma ve bunlar gibi ilâhî gazapların tümü,

her şeyden önce kulların amellerinden kaynaklanan apaçık

bir kanıttan dolayı belirginleşir. Bu, mukabelede bulunma ve amelin

karşılığını verme ilkesine dayalı olarak gerçekleşen bir yüz üstü,

yardımsız bırakma durumundan başka bir şey değildir. Haşa,

yüce Allah, onlar tarafından gerektirici bir amel olmaksızın insanlara

kötülükle muamele etmekten, onları bedbaht kılmaktan münezzehtir,

yücedir. Bu bakımdan, "Allah'a, aleyhinizde apaçık bir

delil mi vermek istiyorsunuz?" ifadesi, "Onunla sadece fasıkları

saptırır." (Bakara, 26) ifadesiyle aynı anlamı vurgulamaya yöneliktir.

 

Nisâ Sûresi 136-147 ........................................................ 205

 

İkincisi: Cehennemde cehennemlikler için mertebeler vardır.

Bun-lar alçaklık düzeyleri itibariyle farklılık arz ederler. Doğal olarak

mertebe alçaldıkça azabın şiddeti de artar. Yüce Allah bunlara

"dereke" adını verir.

 

"Ancak tövbe edenler, (hâllerini) ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar

ve dinlerini sırf Allah için yapanlar başka." Bu ifade, "Şüphe yok

ki münafıklar ateşin en alt tabakasındadırlar..." cümlesinde, münafıklara

yönelik olarak yer verilen azap tehdidinden bir istisnadır.

Bunun kaçınılmaz sonucu da onların münafıklar topluluğundan ayrılıp

müminler safına katılmalarıdır. Bu yüzden istisnanın devamında

onların müminlerle beraber olduğundan söz edilmiş, bütün

müminlerin sevaba nail olacakları belirtilmiştir: "İşte onlar (gerçek)

müminlerle beraberdirler. Allah da yakında müminlere büyük

bir mükâfat verecektir."

Bu arada yüce Allah, münafıklardan istisna ettiği bu kimseler

hakkında birkaç ağır nitelik zikretmektedir. Nifakın kökleri ancak

bu niteliklerle kazınabilir çünkü. Başta tövbeden söz ediliyor, Allah-

'a dönmekten yani. Ama uslanmadıkça, nefiste ve amelde bozulan

unsurlar ıslah olmadıkça, kişilik ve davranışları düzelmedikçe,

tek başına dönmek ve tövbe etmek yetmez. Allah'a sımsıkı sarılıp

yapışmadıkça, yani Kitabına ve Peygamberinin (s.a.a) sünnetine

tâbi olmadıkça, ıslah olmak da kâr etmez. Çünkü Allah'a gitmek

için O'nun belirlediğinden başka yol yoktur. O'nun belirlediğinin dışındaki

yollar şeytana aittir.

 

Ancak, dini sırf Allah'a özgü kılmadıkça, Allah'a sarılmak da -ki

Allah'a sarılmak dinin kapsamı içindedir- fayda vermez. Çünkü

şirk, zulümdür; affedilmez, bağışlanmaz. Bunlar tövbe edip Allah'a

dönerlerse, bütün bozukluklarını ıslah ederlerse, Allah'a sarılırlarsa

ve dinlerini sırf Allah'a özgü kılarlarsa, bu durumda mümin olurlar;

imanları şirk lekesinden arınır, nifaktan yana güvencede olup

doğru yolu bulurlar. Yüce Allah, bir ayette şöyle buyurmuştur: "Işte

güven onlarındır ve dogru yolu bulanlar da onlardır." (En'âm, 82)

Ayetin akışından anladığımız kadarıyla, müminlerden maksat,

 

206 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

imanlarında samimi salt müminlerdir. Yüce Allah onları tövbe edenler,

hâllerini ıslah edip düzeltenler, sımsıkı Allah'a sarılanlar ve

dinlerini Allah'a özgü kılanlar olarak tanımlamıştır. Bu nitelikler,

yüce Allah'ın kitabında, onlarla ilgili olarak sıraladığı tüm ayrıntıları

da kapsayacak mahiyettedir. Buna şu ayetleri örnek gösterebiliriz:

"Gerçekten müminler kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki,

namazlarında huşû içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız

şeylerden yüz çevirirler..." (Mü'minûn, 1-3) "Rahmanın kulları öyle

kimselerdir ki, yeryüzünde mütevazi olarak yürürler ve cahiller

kendilerine laf attıgında 'Selâm' derler. Gecelerini Rablerine

secde ederek ve kıyama durarak geçirirler..." (Furkan, 63-64)

"Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık

hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdigin hükmü içlerinde

hiçbir sıkıntı duymaksızın tam anlamıyla kabullenmedikçe

inanmış olmazlar." (Nisâ, 65)

 

Kur'ân'da mümin niteliği, aksini gösteren bir karineyle kayıtlı

olmaksızın mutlak olarak kullanıldığında yukarıdaki tabloda tasvir

edilen anlamı ifade eder.

 

Yüce Allah, "İşte onlar, (gerçek) müminlerle beraberdirler."

buyurmuş; buna karşın, "Onlar müminlerdendir." buyurmamıştır.

Bunun nedeni şudur: Onlar ilk başta bu nitelikleri gerçekleştirmek

suretiyle müminlere katılmayı hakkediyorlar, ama bu nitelikler onlar

üzerinde kalıcı birer vasfa dönüşmedikçe onlardan olamazlar.

Ne demek istediğini artık varın siz anlayın!

 

"Eğer şükreder ve inanırsanız, Allah size niçin azap etsin?" Ayetin

zahiri gösteriyor ki, hitap müminlere yöneliktir. Çünkü ayetlerin akışı,

onlara yönelik hitap üzere sürüyor. Onlara bu şekilde hitap ediliyor

ve büsbütün imandan soyutlanmışlar gibi iman nitelikleri

görmezlikten geliniyor. Çünkü, bu tarz hitapların özelliği budur.

Bu, yüce Allah'ın onlara azap etmeye ihtiyacının olmadığından

kinayedir. Demek isteniyor ki: Onlar, şükretmeyi ve inanmayı terk

etmek suretiyle azabı hakketmezlerse, yüce Allah onlara azabı ge-

 

Nisâ Sûresi 136-147 ................................................... 207

 

rekli kılacak değildir. Çünkü onlar azabı gerektirici davranışları

tercih etseler bile, Allah'ın bu azaptan bir yararı söz konusu olmaz.

Onların varlığı Allah'a zarar vermez ki, azap yoluyla onları bertaraf

etme, kendisinden defetme yönüne gitsin. Buna göre şöyle bir anlam

çıkıyor karşımıza: "Siz, gereken hakkını vermek suretiyle Allah'ın

bahşettiği nimetlere karşı şükrettiğiniz ve ona iman ettiğiniz

sürece, size azabı gerektiren bir durum olmaz. Allah, şükrün karşılığını

verendir; kendisine şükredenler ve inananlara karşılığını verir

ve (her şeyi) bilendir; onları başkalarıyla karıştırıp yanlışlık yapmaz."

Bu ayet gösteriyor ki, azaba duçar olanların çarpıldıkları azap

onların kendilerinden kaynaklanıyor, Allah'tan değil. Yine azabı gerektirici

sapıklık, şirk ve günah gibi olgular için de aynı durum geçerlidir.

Eğer bunlar, Allah'tan olsalardı, bunların gereği olarak

gündeme gelen azap da O'ndan olurdu. Çünkü müsebbep, sebebin

dayandığı kaynağa dayanır.

 

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de, Zürare, Hamran ve Muhammed b. Müslim

Imam Bâkır (a.s) ve Imam Cafer Sadık'tan (a.s), "Iman edip sonra

inkâr eden, sonra yine iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârları

artmış olan kimseleri..." ayetiyle ilgili olarak şöyle buyurduklarını

rivayet ederler: "Bu ayet, Osman'ın Mısır'a gönderdiği

Abdullah b. Ebi Sarh hakkında inmiştir. Sonra bu adamın orada

küfrü artmış, sonunda iman namına bir şeyi kalmamıştı." [c.1,

s.280, h:287]

 

Yine aynı eserde, Ebu Basir'den şöyle rivayet edilir: Imam Sadık'ın

(a.s) şöyle dediğini işittim: "Iman edip sonra inkâr eden...

ayeti, şarap içmenin haram olduğunu söyleyip sonra şarap içen,

zinanın haram olduğunu söyleyip ardından zina eden, zekât vermenin

farz olduğunu söyleyip de vermeyen kimseler hakkında inmiştir."

[c.1, s.280, h:289]

 

208 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Ben derim ki: Bu rivayette, ayetin küfrün tüm mertebelerine

genelleştirilmesi esas alınmıştır. Küfrün bir mertebesi de farzları

terk etmek ve haramları işlemektir. Bu, aynı zamanda önceki açıklamaları

da destekler mahiyettedir.

 

Aynı eserde, Muhammed b. Fudayl aracılığıyla Imam Rıza'dan

(a.s), "O, kitapta size şöyle indirmişti ki: Allah'ın ayetlerinin inkâr

edildigini... işittiginizde... kâfirlerle bir arada oturmayın; yoksa siz

de onlar gibi olursunuz." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet edilir:

"Bir adamın hakkı inkâr ettiğini, hakkı yalanladığını, hak ehline dil

uzattığını duyduğun zaman, hemen yanından kalk, onunla birlikte

oturma." [c.1, s.280, h:290]

 

Bu anlamı destekleyen birçok rivayet vardır.

Uyûn-i Ahbar-ir Rıza (a.s) adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle

Ebu Salt Harevi aracılığıyla Imam Rıza'dan (a.s), "Allah...

müminlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir." ayetiyle ilgili

olarak şöyle rivayet eder: "Yani, yüce Allah müminlere karşı kâfirlere

bir kanıt, bir hüccet vermeyecektir. [Dolayısıyla ayetteki

"yol"dan maksat, kanıt ve delildir.] Yüce Allah, kâfirlerin kendilerine

gönderilen elçileri haksız yere öldürdüklerini haber vermiştir.

Onların peygamberlerini haksız yere öldürmelerine rağmen, yüce

Allah, onlara peygamberlere karşı kullanabilecekleri bir hüccet

vermemiştir." [c.2, s.204]

 

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ibn-i Cerir Hz. Ali'den (a.s), "ve

müminlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir." ayetiyle ilgili

olarak şöyle rivayet eder: "Yani, [müminlere karşı kâfirlere]

ahirette [yol vermeyecektir]."

 

Ben derim ki: Daha önce, ifadenin zahirinin ahirete işaret ettiğini

belirtmiştik. Fakat cümleyi öncesinden ve sonrasından bağımsız

olarak ele alırsak, dünya hayatındaki kanıtı da kapsayacak

şekilde genellik kazanır.

 

Uyûn-u Ahbar-ir Rıza adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle

Hasan b. Faddal'dan şöyle rivayet eder: Imam Ali b. Musa Rıza'dan

(a.s) "Münafıklar Allah'ı aldatmaga çalışırlar. Oysa O, onları aldat-

 

Nisâ Sûresi 136-147 .................................................. 209

 

maktadır." ayetini sordum. Imam şöyle buyurdu: "Yüce Allah aldatma

eylemine baş vuracak değil. Ancak kendisini aldatmak isteyen

bu münafıkları, aldatma yönündeki girişimlerine karşılık

cezalandıracaktır."

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de Mes'ade b. Ziyad'dan, o da Cafer b. Muhammed'den,

o da babasından şöyle rivayet eder: Resulullah'a (s.a.a),

"Yarınki (ahiretteki) azaptan kurtulmak için ne yapmak gerekir?"

diye soruldu. Buyurdu ki: "Kurtuluş, Allah'ı aldatmamanızdır. Aksi

takdirde O, sizi aldatır. Çünkü bir kimse Allah'ı aldatırsa, Allah onu

aldatır; iman niteliğini üzerinden çekip çıkarır. Böyle biri gerçekte,

eğer farkına varırsa, kendisini aldatmış olduğunu görür."

Birisi dedi ki: "Allah nasıl aldatılır?" Buyurdu ki: "Adam Allah'ın

emrettiklerini yapar, fakat onunla başka birini amaçlar. Allah'tan

korkun, riyadan da kaçının. Çünkü riya, Allah'a ortak koşmaktır.

Riyakâr insan, kıyamet günü dört isimle çağrılır: Ey kâfir! Ey günahkâr!

Ey hain! Ey hüsrana uğramış! Boşa gitti amellerin, yok oldu

ecrin. Bugün sana bir pay yok. Git ecrini, kimin için amel ettiysen

ondan iste." [c.1, s.283, h.295]

 

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Ebu'l Muaza

Hassaf'tan merfu olarak şöyle rivayet eder: Emir-ül Müminin Ali

(a.s) buyurdu ki: "Kim Allah'ı gizlice anarsa, O'nu çok anmış olur.

Münafıklarsa, Allah'ı açıktan anarlar ve gizlice anmazlardı. Bu

yüzden yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur: Insanlara

gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az anarlar." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.501,

h.2]

 

Bu rivayette Allah'ı az zikretmeye, anmaya ilişkin son derece

latif, incelikli bir diğer anlam sunuluyor.

 

ed-Dürr-ül Mensûr'da, Ibn-i Münzir Hz. Ali'den (a.s) şöyle rivayet

eder: "Takva ile beraber işlenen bir amel az olmaz. Kabul gören bir

amel az olur mu hiç?"

 

Ben derim ki: Bu da incelikli ve latif bir anlamdır. Özü itibariyle,

önceki rivayetin içeriğine dönüktür.

 

210 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Aynı eserde Müslim, Ebu Davut ve Beyhaki -kendi Süneninde-

Enes'ten ["Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar..."

ayeti hakkında] şöyle rivayet ederler: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki:

"İşte bu, münafıkların namazıdır. Münafık yerinde oturur ve güneşi

gözetler. Güneş şeytanın boynuzları arasına gelince, yerinden kalkar

ve dört kere yeri gagalar gibi başını yere değdirir. O sırada da

Allah'ı çok az zikreder."

 

Ben derim ki: Bu hadiste, Allah'ı az zikretmenin ifade ettiği bir

diğer anlama işaret ediliyor. Çünkü namaz kılan bu gibi kişilerin

zikri sadece namaza kalkarak Allah'a yönelmekten ibarettir. Oysa

huzur-i kalp, gönül rahatlığı, tam bir sükûnet ve güvenceyle namaz

kılarak Allah'ı anmaya dalmaları mümkündür.

 

Hadiste geçen, güneşin şeytanın boynuzları arasına gelmesi

ifadesi ile, batı ufkuna doğru batmaya yüz tutuşu kastedilmiştir.

Bu ifadede gece ve gündüz, Âdem oğlunu dürtükleyen ya da gece

gündüzde kendini ona gösteren şeytanın iki boynuzuymuş gibi

tasvir ediliyor.

 

Aynı eserde, Abd b. Hamid, Buharî kendi Tarihinde, Müslim,

Ibn-i Cerir ve Ibn-i Münzir, Ibn-i Ömer'den şöyle rivayet ederler:

Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Münafık iki sürü arasında şaşırıp

kalan (tek gözü kör) bir koyuna benzer. Bazen ona, bazen buna

uyar; hangisini izleyeceğini bilmez."

 

Aynı eserde, Abdurrezzak, Ibn-i Münzir, Ibn-i Ebu Hatem ve Ibni

Mürdeveyh, Ibn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: "Kur'ân'ın her

neresinde 'sultan' kelimesi geçiyorsa, hüccet, kanıt anlamını ifade

eder."

 

Yine aynı eserde, Ibn-i Ebi Şeybe, Mervezi -Zevaid-uz Zuhd adlı

eserde- ve Ebu Şeyh b. Hibban, Mekhul'dan şöyle rivayet ederler:

Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu haber aldım: "Allah'ın kulu

kırk gün dini Allah'a özgü kılmış ihlâslı biri olarak uyanırsa, kalbinden

diline doğru hikmet pınarları fışkırır."

 

Ben derim ki: Bu hadis meşhurdur. Aynı lafızlarla veya aynı anlamı

ifade eden başka lâfızlarla birçok rivayet kanalından aktarıl-

 

Nisâ Sûresi 136-147 ............................................................ 211

 

mıştır.

 

Aynı eserde belirtildiğine göre Hakim, Tirmizi -Nevadir-ul Usul

adlı eserde- Zeyd. b. Erkam kanalıyla Resulullah'ın (s.a.a) şöyle

buyurduğunu rivayet eder: "Kim içtenlikle, ihlâslı olarak 'la ilâhe

illallah' (Allah'tan başka ilâh yoktur) derse, cennete girer." Orada

bulunanlar dediler ki: "Ya Resulullah, bunda ihlâsın belirtisi nedir?"

Buyurdu ki: "Bu sözün, söyleyen kişiyi haramlardan kaçındırmasıdır."

 

Ben derim ki: Aynı anlamı içeren (müstefiz haddinde) birçok

rivayet vardır. Gerek Ehlisünnet, gerekse Şiî kaynaklarda

Resulullah'tan (s.a.a) ve Ehlibeyt Imamlarından (a.s) rivayet edilmiştir.

Inşallah yeri gelince, naklolan bu rivayetlerin geneli üzerinde

duracağız.

 

Bu ayetlerin iniş sebepleri bağlamında, birbirinden farklı değişik

rivayetler aktarılmıştır. Daha çok uyarlama ve somut bir olguyla

örtüştürme türünden rivayetler oldukları için, -gerçi doğrusunu

Allah herkesten daha iyi bilir- burada yer vermeyi uygun görmedik.

 

212 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

 

Nisâ Sûresi 148-149 ....................................................... 213

 

 

148- Allah kötü sözün söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa

uğrayan başka. Allah işitendir, bilendir.

 

149- Bir iyiliği açığa vurur veya gizlerseniz yahut bir kötülüğü

(açığa vurmayarak) affederseniz, (bilin ki) Allah da affedicidir, (her

şeye) güç yetirendir.

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

"Allah kötü sözün söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan

başka." Ragıp el-Isfahanî el-Müfredat adlı eserinde "el-cehr" maddesi

ile ilgili olarak şunları söyler: "Bir şeyin görme veya işitme organı

açısından aşırı bir şekilde zahir oluşu, açığa çıkışı 'cehere' fiiliyle

ifade edilir. Görme duyusunu baz alırsak; Araplar, 'reeytuhu

ciharen=onu açık bir şekilde gördüm.' derler. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

'Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız.' [Bakara,

55] 'Bize Allah'ı apaçık göster.' [Nisâ, 153]" Ragıp devamla şöyle

der: "Işitme duyusu açısından kelimenin kullanımına da şu ayeti

örnek gösterebiliriz: 'Aranızdan sözü gizleyen de, onu açık söyleyen

de... birdir.' [Ra'd, 10]" Müfredat'tan alınan alıntı burada son

buldu.

 

Kötü söz, beddua, birine onda olan ve olmayan ayıplar ve kötülüklerle

sövmek gibi insanı inciten, rahatsız eden sözler demektir.

Işte bunların hiçbirinin açıktan söylenmesini, açığa vurulmasını

yüce Allah sevmez. Bilindiği gibi yüce Allah, biz insanların veya bizimle

aynı duyguları paylaşan diğer canlıların sahip oldukları tür-

 

Nisâ Sûresi 148-149 ....................................................... 213

 

den bir sevgiden ve buğzdan (nefretten) münezzehtir. Ancak emir

ve yasak olguları, bizim açımızdan, doğamız gereği sevgi ve

buğzdan kaynaklandıkları için, isteme ve istememe yani emretme

ve yasaklamadan kinaye olarak sevgi ve buğz ifadeleri kullanılmıştır.

Dolayısıyla, "Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez."

ifadesi, haramlığı ve keraheti kapsayacak şekilde teşriî sevmemeden

kinayedir.

 

"Ancak haksızlıga ugrayan başka." ifadesi, munkatı (kopuk)

istis-nadır. Yani, haksızlığa uğrayan kimsenin, kendisine haksızlık

eden kimse hakkında, haksızlığıyla ilgili olarak kötü sözü açıkça

söylemesinin bir sakıncası yoktur. Bu, haksızlığa uğrayan kişinin

ancak haksızlık edenin zulmünü açıklayıcı, haksızlıkla ilgili kötülüğünü

ortaya çıkarıcı nitelikte kötü söz söyleyebileceğine ilişkin bir

karine konumundadır. Fakat, bunun ötesine geçerek haksızlık eden



Geri   İleri
Go to TOP