A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
Geri   İleri


gereğince kılın." Ayette geçen "itme'nentum" fiilinin mastarı olan

"itminan" kelimesi, istikrar ve yerleşme anlamını ifade eder. Bu

ayet, "Yeryüzünde yolculuk ettiginiz zaman..." diye başlayan ifadenin

oluşturduğu tablonun karşıtı bir tabloya işaret etmek-te olduğundan

dolayı bununla, ifadenin zahirinden anlaşıldığı kadarıyla

seferden ikamet yurduna dönüş kastediliyor. Nitekim ayetlerin a-

 

Nisâ Sûresi 101-104 ............................................... 109

 

kışı da bu çıkarsamamızı destekler niteliktedir. Buna göre, namazı

ikame etmekten (dosdoğru kılmaktan) maksat, onu tam olarak

kılmaktır. Çünkü korku namazı hakkında "namazı kısaltma" tabirinin

kullanılması, [ardından da namaz kılmaktan söz edilmesi,]

bu anlamı verir.

 

"Çünkü namaz inananlar üzerinde sabit bir farzdır." Ifadenin orijinalinde

geçen "kitab=yazı" kelimesi, farz ve vacip kılmadan kinayedir;

o anlamda kullanılmıştır. Nitekim aşağıdaki ayette de aynı

anlamda kullanılmıştır: "Sizden öncekilere yazıldıgı (farz kılındıgı)

gibi sizin üzerinize de oruç yazıldı (farz kılındı)." (Bakara, 183) Tefsirini

sunduğumuz ayetin orijinalinde geçen "mevkut" kelimesi, "vakit"

kökünden türemiştir. Meselâ, "vakkattu keza" yani, onun için

vakit be-lirledim. Dolayısıyla ifadenin zahirinden şunu anlıyoruz:

Namaz, vakitleri belirlenmiş, bölüm bölüm olarak tayin edilmiş ve

belli vakitlerinde kılınan bir farzdır.

 

Ancak ayetin zahirinden anlaşıldığı kadarıyla, namazla ilgili

"vakit" kelimesinin kullanılması, sabitliği ve değişmezliği ifade

etmekten kinayedir. [Yani, ayette namazın, vakti belirlenmiş bir

farz olduğu ifade edilmesi amaçlanmamıştır. Maksat, namazın

sabit ve kesinlikle değişmez bir farz olduğunu açıklamaktır. Dolayısıyla]

gerektirilenin, gerektirici anlamında kullanılması gibi bir

durumdur bu.

 

O hâlde namazın "kitaben mevkuten" oluşundan maksat, sabit

ve değişmez bir farz oluşudur. Buna göre, hiçbir şekilde namazın

farzlığı düşmez. Dolayısıyla "mevkut" sözcüğünü ilk anlamıyla

[vakti belirlenmiş olarak] algılamak, öncesindeki ifadenin içeriğiyle

örtüşmüyor. Çünkü namazın belli vakitleri olan bir ibadet olduğundan

söz etmenin bir gereği yoktur. Ayrıca, "Çünkü namaz..."

diye başlayan ifadenin, "...yerleştiginiz zaman artık namazı geregince

kılın." ifadesini gerekçelendirmeye yönelik olduğunu da unutmamak

gerekir. Şu hâlde namazın "mevkut" oluşundan maksat,

hiçbir şekilde farzlığı değişmeyen sabit oluşudur. Dolayısıyla

namaz, orucun yerine fidye verilmesi gibi bir başka şeyle

 

110 ................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

değişmez.

 

"(Düşmanınız olan) topluluğu takip etmede gevşeklik göstermeyin..."

Ayette geçen "tehinû" kelimesi, "vehn" kökünden zayıflık

demektir. "Ibtiğâ" ise, aramak ve takip etmek anlamına gelir.

"Te'lemûne" kelimesi de, "elem=acı" kökünden lezzetin karşıtıdır.

"Oysa siz Allah'tan, onların ümit etmediklerini umuyorsunuz."

ifadesi, "la tehinû" kelimesindeki üçüncü çoğul zamirine ilişkin hâl

işlevini görmektedir. Buna göre cümlenin anlamı şudur: Iki grubun

durumu acı çekmek bakımından birdir. Fakat siz düşmanlarınız

gibi değilsiniz, durumunuz da onlardan kötü değil. Siz onlardan

daha rahat ve daha mutlusunuz. Çünkü sizin için, veliniz olan Allah'tan

fetih, zafer ve bağışlanma ümidi var. Düşmanlarınıza gelince,

onların velisi yoktur. Dolayısıyla yüreklerine su serpecek,

amellerine dinamizm katacak ve arzularına sevk edecek [arzularını

gerçekleştirecek] bir velileri ve de umutları yoktur. Allah kullarının

maslahatını herkesten daha iyi bilir. Hikmet sahibidir; emir ve

yasakları sağlam bir gerekçeye ve hikmete dayanır.

 

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

 

Tefsir-ul Kummî'de şöyle deniyor: "Korku namazı ile ilgili ayet

şu olay üzerine inmiştir: Resulullah efendimiz (s.a.a) Mekke'ye

gitmek üzere Hüdeybiye'ye doğru harekete geçince, Kureyşliler

bunu haber aldılar. Bunun üzerine, Halid b. Velid'i iki yüz atlıyla birlikte

Resulullah'ı (s.a.a) karşılamak üzere gönderdiler. Halid dağ

başlarında hareket ederek kendini hep Resulullah'a (s.a.a) göstermeye

çalışıyordu. Öğle namazının vakti gelince Bilal ezanı okudu.

Resulullah (s.a.a) Müslümanlara namaz kıldırdı."

"Bunu gören Halid b. Velid şöyle dedi: 'Onlar namazdayken

saldırırsak onlara ağır bir darbe indirmiş oluruz. Çünkü onlar namazlarını

yarı bırakmazlar. Fakat bir namazları daha var ki, onlar

için gözlerinin ışığından daha sevimlidir. Onlar bu namaza başlayınca,

biz de ansızın saldırıya geçeriz.' Bunun üzerine Cebrail

 

Nisâ Sûresi 101-104 .................................................. 111

 

Resulullah'a (s.a.a), 'Sen içlerinde bulunup...' diye başlayan ayetin

içerdiği korku namazı hükmünü indirdi."

Mecma-ul Beyan tefsirinde, "Yagmurdan zarar görür yahut

hasta olursanız... size bir günah yoktur." ayetiyle ilgili olarak şöyle

deniyor: "Bu ayet inerken Resulullah (s.a.a) Usfan denilen yerde

bulunuyordu, müşrikler de Dacnan denilen yerde konaklamışlardı.

[Öğle saatleri, bulundukları yerde namaz kılmak amacıyla Müslümanlar

cemaate durdular.] Peygamberimiz (s.a.a) ve ashabı öğle

namazını bütün rüku ve secdeleriyle kıldılar. Bunu gören müşrikler

onlara saldırmak istediler. Içlerinde bazıları dediler ki, onların bir

diğer namazları daha var ki, onların nazarında bundan daha sevimlidir;

-ikindi namazını kastediyorlardı- onu bekleyin. Bunun üzerine

yüce Allah Peygamberimize bu ayeti indirdi. Peygamberimiz

de ikindi namazını korku namazı şeklinde kıldırdı. Bu olay Halid b.

Velid'in Müslüman olmasının sebebidir..."

 

Yine aynı eserde, Ebu Hamza Sumali'nin kendi tefsirinde şöyle

dediği belirtiliyor: "Peygamberimiz Enmaroğullarına savaş açtı. Allah

onları hezimete uğrattı, Müslümanlar da çocuklarını ve mallarını

zaptettiler. Resulullah (s.a.a) ve Müslümanlar savaş meydanına

inince, düşmandan geriye kimsenin kalmadığını gördüler. Bunun

üzerine Müslümanlar silahlarını bıraktılar. Resulullah (s.a.a)

da ihtiyacını gidermek üzere yanlarından ayrıldı. O da silahını bırakmıştı.

Ashabıyla arasına vadi girecek şekilde uzaklaştı. Ihtiyacını

gidermişti ki, vadi engebeliydi ve gökten de ufak ufak yağmur

çiseliyordu. Ashabın Resulul-lah'ı (s.a.a) görmesine engel oluyordu."

"Resulullah (s.a.a) bir ağacın dibine oturdu. Düşman askerlerinden

Gavres b. Haris el-Muharibi onu gördü. Arkadaşları dediler

ki: 'Ey Gavres, bu Muhammet'tir. Arkadaşlarından ayrı düşmüş,

uzaklaşmıştır.' Gavres dedi ki: 'Onu öldürmezsem, Allah beni öldürsün.'

Yanına kılıcını alarak dağdan aşağıya indi. Yanına dikilinceye

kadar Resulullah (s.a.a) onu fark etmedi. Kılıcını kınından

çekmiş öylece Peygamberin başı ucunda duruyordu. Dedi ki: 'Ey

 

112 ....... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

Muhammed! Şimdi seni kim benden kurtaracak?!' Resulullah

(s.a.a) 'Allah' dedi."

"Işte tam bu sırada Allah düşmanı ansızın yüzükoyun yere düştü.

Resulullah (s.a.a) kalktı ve kılıcını aldı. Sonra şöyle dedi: 'Ey

Gavres, şimdi seni kim benden kurtaracak?!' Gavres, 'Hiç kimse'

diye karşılık verdi. Resulullah, 'Allah'tan başka ilâh olmadığına ve

benim Allah'ın kulu ve elçisi olduğuma şahitlik ediyor musun?' diye

sordu. 'Hayır' dedi. 'Ancak hiçbir zaman seninle savaşmayacağıma,

sana karşı çıkan hiçbir düşmanına yardım etmeyeceğime

söz veriyorum.' Resulullah (s.a.a) kılıcını geri verdi. Gavres, 'Allah'a

andolsun ki, sen benden daha iyisin' dedi. Resulullah ise, 'Böyle

bir davranış bana daha çok yakışır' karşılığını verdi."

"Gavres arkadaşlarının yanına dönünce ona dediler ki: 'Ey

Gavres, seni elinde kılıç ve onun başında dikilmiş hâlde gördük.

Seni onu öldürmekten ne alıkoydu?' Dedi ki: 'Allah. Tam kılıcımı

kaldırmış ona indirecektim ki, birden nasıl olduğunu anlamadığım

bir darbe yedim omuzlarımın arasında. Hızla yüzükoyun yere kapandım.

Kılıcım elimden düştü. Muhammed -saa- benden önce davrandı

ve kılıcı aldı.' Çok geçmeden vadideki yağmur suları duruldu.

Resulullah (s.a.a) arkadaşlarının yanına gitti ve onlara olup bitenleri

haber verdi. Onlara, 'Yagmurdan zarar görür...' ayetini okudu."

 

Men la Yahzuruh-ul Fakih adlı eserde, müellif kendi rivayet

zinciriyle Abdurrahman b. Ebu Abdullah'tan, o da İmam Sadık'tan

(a.s) şöyle rivayet eder: "Resulullah (s.a.a) Zat-ur Rika seferinde

ashabına namaz kıldırdı. Önce onları iki gruba ayırdı. Bir grup

düşmana karşı durdu. Bir grup da Peygamberimizin arkasında saf

tuttu. Peygamberimiz (s.a.a) tekbir getirdi, onlar da tekbir getirdiler.

Peygamberimiz (s.a.a) Kur'ân'dan bir bölüm okudu, onlar sessizce

dinlediler. Peygamberimiz (s.a.a) rükua gitti, onlar da rükua

gittiler. Secde etti, onlar da secde ettiler. Sonra Resulullah (s.a.a)

ikinci rekât için kalktı ve hiçbir şey okumadan öylece kıyam hâlinde

bekledi. Bu sırada namaz kılmakta olan cemaat, namazlarının

ikinci rekâtını kendi başlarına tamamlayarak birbirlerine selâm

 

Nisâ Sûresi 101-104 ........................ 113

 

verdiler. Sonra arkadaşlarının yanına giderek düşmanın karargâhına

karşı nöbet tuttular."

"Bu sefer diğer grup gelip Resulullah'ın (s.a.a) arkasında saf

tuttu. Peygamberimiz (s.a.a) tekbir getirdi, onlar da tekbir getirdiler.

Peygamberimiz Kur'ân'dan bir bölüm okudu, onlar sessizce

dinlediler. Rükûa gitti, onlar da rükua gittiler. Secde etti, onlar da

secde ettiler. Sonra Resulullah (s.a.a) oturdu ve teşehhüdü okudu.

Sonra onlara selâm verdi, onlar da kalkıp diğer rekâtı kendi başlarına

kıldılar, ardından birbirlerine selâm verdiler. Yüce Allah da

Peygamberine şöyle buyurmuştur: 'Sen içlerinde bulunup da onlara

namaz kıldırdıgın zaman... Çünkü namaz inananlar üzerinde

sabit bir farzdır.' Işte bu, yüce Allah'ın Peygamberine (s.a.a) emrettiği

korku namazıdır."

 

İmam devamla şöyle dedi: "Korku anında bir topluluğa akşam

namazını kıldıran kimse, birinci grupla bir rekâtı, ikinci grupla da

iki rekâtı kılar..."

 

et-Tehzib adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle

Zürare'den şöyle rivayet eder: İmam Bâkır'a (a.s) korku ve seferî

namazların her ikisi de kısaltılmalı mıdır? diye sordum. Buyurdu

ki: "Evet, ama korku namazı, korkusuz bir ortamda gerçekleştirilen

yolculuktaki namazdan daha fazla kısaltılmayı hak eder." [c.3,

s.302, h:12/921]

 

Men la Yahzuruh-ul Fakih adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle

Zürare ve Muhammed b. Müslim'den şöyle rivayet eder: Biz

İmam Bâkır'a (a.s) sorduk: "Seferî namaz hakkında ne buyurursunuz?

Nasıl kılınır? Kaç rekâttır?" Buyurdu ki: "Yüce Allah şöyle buyuruyor:

'Yeryüzünde yolculuk ettiginiz zaman... namazı kısaltmanızda

size bir günah yoktur.' Bu bakımdan, seferde namazı kısaltarak

kılmak, tıpkı mukimken tam kılmak gibi vaciptir." Dedik

ki: "Ama yüce Allah, 'size bir günah yoktur.' buyuruyor, 'yapın...'

demiyor ki. Mukimken namazı tam kılmak gibi, seferde kısaltarak

kılmak nasıl vacip olur?"

 

Buyurdu ki: "Yüce Allah, 'Şüphesiz Safa ile Merve, Allah'ın ni-

 

114 ......... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

şanlarındandır. Kim Allah'ın evini hacceder veya umre yaparsa,

onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur.' buyurmuyor

mu? Ve Safa ile Merve'yi tavaf etmek farz değil midir? Çünkü yüce

Allah, bunu kitabında ve Peygamberi -saa-de pratikte uygulamıştır. Aynı

şekilde yolculukta namazı kısaltmak da Peygamberin (s.a.a) fiilen

uyguladığı ve yüce Allah'ın kitabında zikrettiği bir hükümdür."

 

Dedik ki: "Peki yolculukta bir namazı dört rekât kılan kimse,

namazını yenilemeli mi, değil mi?"

 

Buyurdu ki: "Eğer ona namazları kısaltma ayeti okunmuş ve açıklanmış buna rağmen yine de dört rekât olarak kılmışsa, namazı yeniden kılması gerekir. Şayet ayet kendisine okunmamışsa ve bu hükmü de bilmiyorsa, dört rekât olarak kıldığı namazı yenilemesi gerekmez. Bütün namazların

yolculukta iki rekât kılınması farzdır. Akşam namazı hariç. Bu namaz

üç rekâttır ve kısaltması olmaz. Çünkü Resulullah (s.a.a) seferî

iken de, mukim iken de onu üç rekât hâlinde bırakmıştır [üç

rekât olarak kılmıştır]."

 

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ibn-i Ebi Şeybe, Abd b. Hamid,

Ahmed, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, Ibn-i Mace, Ibn-i Carud,

Ibn-i Huzeyme, Tahavî, Ibn-i Cerir, Ibn-i Münzir, Ibn-i Ebi Hatem, en-

Nuhhas -Nasih adlı eserinde- ve Ibn-i Hibban, Ya'la b. Ümeyye'den

şöyle rivayet ederler: Ömer b. Hattab'a sordum: "Kâfirlerin size bir

kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size

bir günah yoktur." buyruluyor. [Dolayısıyla bu hüküm korkuyla ilintilidir.]

Şimdi ise, insanlar güvene kavuşmuşlardır." Ömer bana

dedi ki: "Senin hayret ettiğin şeye ben de hayret etmiş ve bunu

Resulullah'a (s.a.a) sormuştum. Buyurmuştu ki: Bu Allah'ın size

verdiği bir sadakadır [tanıdığı bir kolaylıktır]. Onun sadakasını kabul

edin."

 

Yine aynı eserde, Abd b. Hamid, Nesai, Ibn-i Mace, Ibn-i Hibban

ve Beyhaki -Süneninde- Ümeyye b. Halid b. Ese'den şöyle rivayet

ederler: Ümeyye, Ibn-i Ömer'e sorar: "Sence yolculukta namazı kısaltmak

caiz midir? Çünkü Allah'ın kitabında da buna ilişkin bir

hüküm göremiyoruz. Varolan hüküm korku namazı ile ilgilidir."

 

Nisâ Sûresi 101-104 ............... 115

 

Ibn-i Ömer şu cevabı verir: "Ey kardeşimin oğlu, yüce Allah Hz. Muhammed'i (s.a.a) gönderirken biz bir şey bilmezdik. Biz ne yapıyorsak,

Resulullah'tan gördüğümüz gibi yapıyoruz. Yolculukta namazı

kısaltmak da Resulullah'ın (s.a.a) uyguladığı bir sünnettir."

 

Aynı eserde, Ibn-i Ebi Şeybe, Tirmizi -sahih olduğunu belirterek-

ve Nesai Ibn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: "Resulullah ile beraber

Mekke ile Medine arasında hiçbir şeyden korkmadığımız, güvenlikte

olduğumuz hâlde dört rekâtlı namazı iki rekât olarak kıldık."

 

Aynı eserde, Ibn-i Ebi Şeybe, Ahmed, Buharî, Müslim, Ebu

Davud, Tirmizi ve Nesai, Herise b. Veheb el-Huzai'den şöyle rivayet

ederler: "Resulullah ile birlikte çok sayıda insan varken ve kendimizi

tamamen güvenlikte hissederken, öğlen ve ikindi namazlarını

ikişer rekât kıldık."

 

el-Kâfi'de müellif kendi rivayet zinciriyle Davud b. Ferkad'dan

şöyle rivayet eder: İmam Cafer Sadık'a (a.s) dedim ki: "Çünkü namaz

inananlar üzerinde sabit bir farzdır." ayeti hakkında ne buyurursunuz?"

Dedi ki: "Namaz sabit ve hiçbir şekilde değişmez bir

farzdır, demek isteniyor. Biraz erken kılman veya biraz geç kılman

sana zarar verecek değildir. Yeter ki bu yaptığın, namazın büsbütün

zayi olmasına neden olmasın. Aksi takdirde yüce Allah'ın şu

sözünün kapsamına girersin: "Namazı zayi ettiler, şehvetlerine

uydular. Işte bunlar, azgınlıklarının cezalarını göreceklerdir."

(Meryem, 59) [Füru-u Kâfi, c.3, s.270, h:13]

 

Ben derim ki: Burada namazların vakitlerinin genişliğine işaret

ediliyor. Nitekim başka rivayetlerde de bu anlama işaret edilmiştir.

 

Tefsir-ul Ayyâşî'de Muhammed b. Müslim'den, o da İmam Bâkır

(a.s) ve İmam Sadık'tan (a.s) birinin, seferde akşam namazıyla

ilgili olarak şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Eğer bir süre geciktirmiş

olsan dahi onu terk etme. Sonra yatsı namazını kılarken

onu da kılabilirsin. Dilersen akşamüzeri güneş battıktan sonra şafakta

beliren kızartı kayboluncaya kadar yürüyebilir sonra kılabilirsin.

Çünkü Resulullah öğle ve ikindi namazlarını birlikte ve akşam

 

116 ..... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

ve yatsı namazlarını da birlikte (cem ederek) kılmıştır. Bazen tehir

ediyor (erteliyor), bazen de takdim ediyordu (öne alıyordu). Çünkü

yüce Allah, 'namaz inananlar üzerinde sabit bir farzdır.' buyurmuştur.

Burada namazın müminler üzerinde farz olduğu kastedilmiştir;

başka değil. Çünkü eğer ayette Sünnîlerin iddia ettikleri gibi,

beş namazın ancak kendilerine ait özel vakitlerde kılınmasının

zorunluluğu kastedilseydi, Resulullah namazları birleştirerek

kılmazdı ve onların dedikleri gibi yapardı. Oysa Resulullah (s.a.a)

dini daha iyi bilirdi, dinin hükümlerinden herkesten çok haberdardı.

Eğer böylesi daha hayırlı olsaydı, Hz. Muhammed (s.a.a) bunu

emrederdi."

 

"Nitekim Sıffin savaşında Emir-ül Müminin Ali (a.s) ile beraber

olanlar öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kılmaya fırsat bulamadıkları

için Hz. Ali (a.s) onlara yaya ve binekte iken tekbir, tahlil

ve tesbih getirmelerini emretti. Çünkü yüce Allah, 'Eger korkarsanız,

yaya veya binekte iken kılın.' [Bakara, 239] buyurmuştur. Hz.

Ali (a.s) emretti, onlar da böyle yaptılar."

 

Ben derim ki: Görüldüğü gibi, bu rivayetler daha önce yaptığımız

açıklamalarla örtüşüyor. Işaret ettiğimiz bu anlamı destekleyen

hadisler, özellikle Ehlibeyt İmamları (Allah'ın selâmı onlara olsun)

kanalıyla çokça rivayet edilmiştir. Biz, bunlardan bazı örnekler

sunduk.

 

Biliniz ki, Ehlisünnet kaynaklarında, yukarıdaki açıklamalarla

çelişen bazı rivayetler de vardır. Fakat bunlar da kendi aralarında

çelişki arz etmektedirler. Bunların ve özelde korku namazının, genelde

de seferî namazının kısaltılışını konu alan rivayetlerin değerlendirmesi,

fıkıh biliminin alanına girer.

 

Tefsir-ul Kummî'de, "(Düşmanınız olan) toplulugu takip etmekte

gevşeklik göstermeyin..." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor:

"Bu ifade Âl-i Imrân suresinde yer alan, 'Eger siz (Uhud'da) bir

yara aldınızsa, onlar da benzeri bir yara almışlardır.' [Âl-i Imrân,

140] ayetine atfedilmiştir; onunla ilintilidir, ona yönelik bir açıklamadır."

 

Nisâ Sûresi 101-104 ........................... 117

 

Biz söz konusu ayeti tefsir ederken iniş sebebini zikretmiştik.

 

 

 

Nisâ Sûresi 105-126 ........................................................... 119

 

120 .................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

105- Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin

diye sana kitabı hak ile indirdik; hainlerin savunucusu

olma!

 

106- Ve Allah'tan mağfiret iste. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcı

ve esirgeyicidir.

 

107- Kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşmaya kalkma

(onları savunma); çünkü Allah hainlikte ileri giden günahkâr birini

sevmez.

 

108- Insanlardan gizleniyorlar (utanıyorlar) da Allah'tan

gizlenmiyorlar (utanmıyorlar). Hâlbuki geceleyin, O'nun razı olmadığı

sözü düşünüp kurarlarken O, onlarla beraberdir. Allah, onların

yaptıkları her şeyi kuşatıcıdır.

 

109- Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz,

ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara

kim vekil olacak?!

 

110- Kim de bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra

Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici

bulur.

 

111- Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış

olur. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

 

112- Kim bir hata veya günah işler de sonra onu bir suçsuzun

üzerine atarsa, muhakkak ki, büyük bir iftira ve apaçık bir günah

yüklenmiş olur.

 

113- Allah'ın sana lütuf ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir

grup seni şaşırtıp saptırmağa yeltenmişti. Fakat onlar sadece

kendilerini şaşırtıp saptırırlar; sana hiçbir zarar veremezler. Allah

sana kitabı (vahyi) ve hikmeti indirdi, sana bilemeyeceğin şeyleri

öğretti. Allah'ın lütfu sana gerçekten büyüktür.

 

114- Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Yalnız

sadaka yahut iyilik ya da insanların arasını düzeltmeyi emreden

hariç. Kim Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla bunu yaparsa, biz

ona yakında büyük mükâfat vereceğiz.

 

Nisâ Sûresi 105-126

................... 121

 

115- Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere

karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa,

onu gittiği yönde yürütür ve cehennemde yakarız. Orası ne kötü

bir varış yeridir!

 

116- Çünkü Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz;

bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan

kimse, gerçekten koyu bir sapıklığa düşmüştür.

 

117- Onlar Allah'ın dışında etkileri olmayan edilgen tanrılardan

başkasına tapmazlar ve hiçbir hayırla ilişkisi olmayan Şeytandan

başkasına tapmazlar.

 

118- Allah onu lânetlemiş, o da demişti ki: "Elbette senin kullarından

belirli bir pay alacağım.

 

119- Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara

boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların

kulaklarını yaracaklar, şüphesiz onlara emredeceğim de Allah-

'ın yarattıklarını değiştirecekler." Kim Allah'ı bırakır da Şeytanı

dost edinirse, elbette apaçık bir ziyana uğramıştır.

 

120- (Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki

Şeytanın onlara söz vermesi, aldatmacadan başka bir şey değildir.

 

121- Işte onların varacağı yer cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak

bir yer de bulamayacaklardır.

 

122- İnanıp iyi işler yapanları da, altından ırmaklar akan cennetlere

yerleştireceğiz. Orada sürekli kalacaklardır. Bu, Allah'ın

gerçek vaadidir ve Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?

 

123- (İş) ne sizin kuruntularınızla, ne de Ehlikitab'ın kuruntularıyla

olmaz. Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır ve kendisi

için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulur.

 

124- Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mümin olarak birtakım

iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve onlara çekirdek

kırıntısı kadar bile zulmedilmez.

 

125- Iyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve Ibrahim'in

hanîf (Allah'ı bir tanıyan) dinine tâbi olan kimseden din bakımın-

 

122 ......... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

dan daha iyi kim vardır? Allah Ibrahim'i dost edinmiştir.

126- Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ındır ve Allah her

şeyi kuşatmıştır.

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Ayetlerin üzerinde düşündüğümüz zaman, bir akış bütünlüğüne

sahip olduğunu; yargıda adalet ilkesini gözetmeyi tavsiye etme

amacına yönelik olduğunu; yargıç ve hakimin, kim olurlarsa olsunlar

yargısında ve hükmünde haksızlara eğilim göstermesini ve hak

sahiplerine haksızlık etmelerini yasaklamayı hedeflediğini görürüz.

Bu söylediğimiz konulara da, ayetlerin indiği ortamda yaşanan

kimi olaylara işaret edilerek ve bununla ilintili olarak konuyu yakından

ilgilendiren dinsel hakikatlerden, bunların vazgeçilmezliğinden,

uyulmalarının zorunluluğundan söz edilerek ve müminlerin



Geri   İleri
Go to TOP