A+
A
A-
İçindekiler Əsas səhifə nur-az.com
Kitabın Adı: El-Mizan Tefsiri 5
Yazar: Ayetullah Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
Yayın Evi:
Basım Tarihi:
Sayfa Sayısı:
Baskı Sayısı:
Tiraj:
  İleri


Allâme Muhammed Hüseyin TABATABAİ

El-MÎZÂN FÎ TEFSÎR-İL KUR'ÂN
cilt:5

Nisa Suresinin Devamı ve Maide Suresi

 



Mütercim:
Vahdettin İNCE

Tashih-Tatbik:
Abbas KAZİMİ - Musa GÜNEŞ
Seyyid Seccad KARAKUŞ

KEVSER
www.kevsernet.com
Bu muhteşem tefsiri satın almak için lütfen kevser yayıncılıkla irtibata geçiniz.

İÇİNDEKİLER

Nisâ Sûresi 77-80 .............................................................. 3

Nisâ Sûresi 81-84. 38

Nisâ Sûresi 85-91. 67

Nisâ Sûresi 101-104. 156

Nisâ Sûresi 105-126. 176

Nisâ Sûresi 148-149. 320

Nisâ Sûresi 150-152. 326

Nisâ Sûresi 170-175. 383

Mâide Sûresi 1-3 .............................................................. 406

Mâide Sûresi 4-5. 523

Mâide Sûresi 15-19. 634

Mâide Sûresi 20-26. 745

Mâide Sûresi 27-32. 774

Mâide Sûresi 33-40. 849

Mâide Sûresi 41-50. 880

Mâide Sûresi 51-54. 963

 

 

 

 

Mizan Tefsiri, Cilt:5

 

Nisâ Sûresi 77-80 ...............................................................5

 

77- Kendilerine, elinizi savaştan çekin, namaz kılın ve zekât

verin, denenleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden

bir kısmı hemen Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir

korku ile insanlardan korkmaya başladılar da; "Rabbimiz! Savaşı

bize niçin yazdın! Bizi yakın olan ölümümüze dek geciktiremez

miydin?" dediler. De ki: "Dünya geçimliği azdır, ahiretse sakınanlar

için daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar bile zulmedilmez."

 

78- Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; hatta isterseniz

sağlamlaştırılmış yüksek kalelerde olun. Onlara bir iyilik gelirse,

"Bu, Allah'tandır" derler; başlarına bir kötülük gelince de, "Bu,

sendendir (sen Peygamberin yüzündendir)" derler. De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu adamlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya

yanaşmıyorlar?!

 

6..............................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

79- Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise

kendindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah

yeter.

 

80- Kim Peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Yüz

çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Bu ayetler, daha önceki ayetlerle bağlantısız değildir ve o ayetler

grubuyla bir bütün oluşturuyor. Her iki grubun akışı da aynıdır.

Dolayısıyla bu ayetlerde, zayıf imanlı müminlerden oluşan bir başka

grubun durumu gözler önüne seriliyor. Bu bağlamda, ayetlerin

öğüt ağırlıklı, dünyanın geçiciliğini ve ahiret nimetlerinin kalıcılığını

vurgulayıcı olduğunu gözlemliyoruz. Ayrıca bu çerçevede iyilikler

ve kötülüklerle ilgili Kur'ânî bir gerçek de açıklığa kavuşturuluyor.

"Kendilerine elinizi savaştan çekin... denenleri görmedin mi?

...hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar." Ayette

geçen "el çekme" deyimi, savaşmaktan kaçınmaktan kinayedir.

Bunun nedeni, savaş sırasında yapılan eylemlerin eller aracılığıyla

gerçekleştiriliyor olmasıdır. Bu ayet gösteriyor ki, başlangıçta

kâfirlerin saldırıları, haksızlıkları müminlerin gücüne gidiyordu.

Bu tür baskılara karşı sabretmekte ve kılıçları kınlarından çekip

karşı koymamakta güçlük çekiyorlardı.

Dolayısıyla yüce Allah bu ayette bundan kaçınmalarını, namaz

ve zekât gibi dinin şiarlarını (nişanelerini, sembol ibadetlerini) yerine

getirmelerini emretti. Çünkü dinin güçlenmesi, sağlam bir

zemine oturması buna bağlıydı. Iþte o zaman yüce Allah, din düşmanlarına

karşı cihat etmelerine izin verecekti. [Ama şimdi, temelleri

sağlamlaştırmanın zamanıydı.] Aksi takdirde dinin iskeleti

çözülecek, temelleri yıkılacak, parçaları darmadağın olacaktı.

Görüldüğü gibi bu ayetlerde, bunlara şöyle kınayıcı bir eleştiri

yöneltiliyor: Bunlar var ya! Bunlar, düşmana karşı çıkmak için yeterli

sayısal ve donanımsal hazırlıkları bulunmadığı bir sırada kâfir-

 

Nisâ Sûresi 77-80 .......................................................... 7

 

lerle savaşmak için acele eden, kılıcını çekmekten kendisini alamayan,

eziyetlere tahammül edemeyen kimselerdir. Fakat kâfirlerle

savaşmaları farz kılınınca, içlerindeki bir grup, kendileri gibi

insan olan düşmanlardan Allah'tan korkar gibi, hatta ondan daha

da şiddetli bir şekilde korkarlar.

 

"Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın!... dediler." Ifadenin zahiri bu

cümlenin, "içlerinden bir kısmı" ifadesine atfedilmiş olduğunu

gösteriyor. Özellikle, ayetin akışının muzari fiilinden (insanlardan

korkuyorlar), mazi fiiline (dediler) geçiş yapmak suretiyle değişmesi

bu ihtimali güçlendiriyor. Şu hâlde, bu sözü söyleyenler, savaşmak

için can atan, sabretmekte güçlük çeken, bu yüzden savaştan

kaçınma emrine muhatap olan kimselerdir.

"Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın olan ölümümüze

dek geciktiremez miydin?" ifadesinin, onların davranış lisanlarının

(lisanı hâllerinin) sözlü bir anlatımı olması muhtemeldir.

Ama aynı şekilde, bu sözü bizzat söylemiş olmaları da mümkündür.

Biz biliyoruz ki, Kur'ân bu tür anlatım tarzlarının tümünü kullanır.

Insanın doğal ömrünü tamamlayarak ölmesi demek olan "ecel"

kelimesinin "yakın" vasfıyla nitelendirilmesi ile, onların öldürülmekten

kurtulup kısa bir süre yaşamayı istedikleri

kastedilmiyor. Tersine, onların bununla söylemek istedikleri şudur:

"Eğer biz öldürülmeksizin doğal ömrümüzü tamamlayarak ölmüş

olsak bu, kısa bir yaşamaktan ve yakın bir süreden başka bir şey

değildir. Şu hâlde Allah, neden bu kısa hayatı yaşamamıza razı

olmuyor, bizi öldürülme sınavıyla karşı karşıya bırakıyor, ölümümüzü

çabuklaştırıyor?"

 

Bu sözü söylemiş olmalarının nedeni, gönüllerinin dünya hayatına

bağlı olmasıdır. Dünya hayatı ise Kur'ân literatüründe az bir

yararlanma olarak tanımlanır; az bir süre yararlanılır, sonra çarçabuk

tükenir, varlığından eser kalmaz. Onun ötesinde ise ahiret hayatı

vardır; gerçek ve kalıcı hayat, dolayısıyla daha iyi bir hayat. Onlara,

"De ki..." sözüyle başlayan bir ifadeyle cevap verilmiş olması

 

8 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

da bunu vurgulamaya dönüktür.

 

"De ki: Dünya geçimliği azdır..." Burada Peygamberimiz efendimize

(s.a.a), adı geçen zayıf karakterlilere, basit ve kısa dünya hayatını,

Allah yolunda savaşma, cihat etme onuruna tercih etmenin

yanlışlığını ortaya çıkaracak şekilde cevap vermesi emrediliyor.

Kısaca verilmek istenen mesaj; imanları hususunda dikkatli davranmaları

ve imanlarına zarar verecek her şeyden kaçınmaları gerektiğidir.

Dünya hayatı bir yararlanma, bir metadır. Ahiretle karşılaştırıldığında,

kısa süre yararlanılan bir geçimlik olduğu net bir şekilde görülür.

 

Ahiret ise, Allah'tan korkup günahlardan sakınanlar açısından

daha hayırlıdır. Şu hâlde onların da, kısa süreli bir yararlanmadan

ibaret olan dünya geçiminden daha hayırlı olan ahireti tercih etmeleri

gerekir. Çünkü onlar her şeye rağmen mümindirler ve takva

yolu üzerinde bulunmaktadırlar. Bunu yapmamaları bir tek şeyle

izah edilebilir. O da yüce Allah'ın kendilerinden öç almasından ve

haklarında zulmetmesinden korkmaları, bu yüzden ellerindeki

somut metaı, vaat edilen daha hayırlı nimetlere tercih etmeleridir.

Ama korkmaları yersizdir. Çünkü yüce Allah, hiç kimseye kıl kadar

zulmetmez.

 

Bu açıklamalardan sonra "sakınanlar için" ifadesinin, sıfatın

mevsuf (nitelenen) yerine konuluşuna bir örnek olduğu belirginleşiyor.

Bununla güdülen amaç, verilen hükmün sebebine delâlet

etmek ve nesnel karşılığıyla tam örtüştüğü iddiasında bulunmaktır.

Buna göre ifadenin takdirî açılımı -Allah doğrusunu daha iyi bilir-

şöyledir: Ahiret sizin için daha hayırlıdır. Çünkü iman etmiş olmanızdan

dolayı, takva ehli olmanız gerekmektedir. Takva ise,

ahiretin içerdiği hayırları elde etmenin nedenidir. Dolayısıyla "sakınanlar

için" ifadesi, muhataplarına yönelik göndermede bulunma

nitelikli bir kinaye konumundadır.

 

"Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; hatta isterseniz sağlamlaştırılmış

yüksek kalelerde olun." Ayetin orijinalinde geçen "burûc"

kelimesi, "burc" kelimesinin çoğuludur; kalelerin üzerinde inşa edi-

 

Nisâ Sûresi 77-80 .............................................................. 9

 

len yapılar anlamına gelir. Bu tür binalar, düşman saldırılarını püskürtmek

için mümkün olduğunca sağlam inşa edilir. Aslında kelimenin

etimolojik kökeninde "açıklık" anlamı vardır. Nitekim süs

eşyalarını vb. açığa vurmaya "teberruc" denilmesi de bundan dolayıdır.

Yine ayette geçen "muşeyyede" kelimesi, yükseklik anlamını

ifade eder. Bunun da etimolojik kökeni "eş-şeyd", yani kireçtir.

Çünkü kireçle hem bir yapı sağlamlaştırılır, hem yükseltilir, hem

de süslenir. Buna göre, ayette geçen "el-buruc-ul müşeyyede",

gelmekte olan her türlü düşman saldırısı karşısında insanın sığınmak

durumunda olduğu kaleler üzerinde yükseltilen sağlam

binalar demektir.

 

İfadenin temel dayanağı, istenmeyen bazı şeylerden korunma

amacıyla sığınılan bir olgunun örnek verilmesi ve bunun her türlü

istenmeyen olgulara karşı sağlam bir sığınak işlevini gören şeylere

örnek olarak algılanmasıdır. Buna göre, elde ettiğimiz anlamı şöyle

özetleyebiliriz: Ölüm öyle bir şeydir ki, sizi bulmaması diye bir

şey olmaz. Hangi sağlam, muhkem sığınağa sığınsanız da ondan

kurtulamazsınız. Dolayısıyla savaşa katılmamanız ve size savaşın

bir yükümlülük olarak farz kılınmaması durumunda ölümden yana

güvencede olacağınıza, size ilişmeden onu savuşturacağınıza ilişkin

ham bir kuruntuya kapılmamanız gerekir. Çünkü Allah'ın [sizin

yaşama süreniz olarak] belirlediği vakit yani ecel elbette gelecektir.

"Onlara bir iyilik gelirse, 'Bu, Allah'tandır' derler..." Ayetin sonundaki

bu iki cümle, onların havadan söyledikleri diğer iki yanılgıya

ve yanlış düşünceye işaret etmektedir. Yüce Allah, bunu onlar adına

anlatmakta ve Peygamberine, insana ilişen iyilik ve kötülük olgularının

gerçek mahiyetini açıklamak suretiyle onların bu kuruntularına

cevap vermesini emretmektedir.

 

Ayetlerin akışındaki bütünlük, bunu, yukarıda sözü edilen zayıf

karakterli bazı müminlerin söylemiş olmalarını gerektirmektedir;

ister bu sözü davranış lisanıyla (lisanı hâlle) söylemiş olsunlar, is-

 

10 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

ter sözlü olarak. Bunda yadırganacak bir şey yok. Nitekim Hz. Musa'ya

(a.s) da benzeri bir söylemle cephe alınmıştı. Yüce Allah, bu

olayı şöyle anlatmaktadır: "Onlara bir iyilik geldigi zaman, bu bizimdir

(kendi bilgi ve davranışlarımızla bunu elde ettik) derler;

kendilerine bir kötülük gelince de, Musa ve onunla beraber olanları

ugursuz sayarlardı. Iyi bilin ki, onların ugursuzlugu Allah katındadır;

fakat çokları bilmezler." (A'râf, 131)

Başka ümmetlerin de peygamberlerine karşı bu tür bir davranış

içine girdikleri rivayet edilmiştir. Islâm ümmeti de peygamberine

karşı sergilediği tutum bakımından geçmiş ümmetleri aratmamıştır.

Ulu Allah, "Kalpleri birbirine benzedi." (Bakara, 118) buyurmuştur.

Bu bağlamda Islâm ümmeti, daha çok Israiloğullarına

paralel düşmüştür. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Onlar

kertenkele deliğine girseler, siz de oraya girersiniz." Bununla ilgili

olarak Şiî ve Sünnî kaynaklardan derlediğimiz birçok rivayeti daha

önce zikrettik.

 

Tefsir bilginlerinin büyük bir çoğunluğu, bu ayetlerin Yahudiler

yahut münafıklar veya her iki grup hakkında indiğini kanıtlamak

için yoğun bir çaba içine girmişlerdir. Fakat, ayetlerin akış bütünlüğünün

bu ihtimali reddettiğini görmüş bulunuyorsun.

Her hâlükârda, tefsirini sunduğumuz ayet, akışı itibariyle, iyilik

ve kötülükten maksadın, yüce Allah'a isnat edilebilecek olgular

olduğuna tanıklık etmektedir. Bu tür Müslümanlar ise bir kısmını

yani iyiliği Allah'a, diğer bir kısmını yani kötülüğü de Hz. Peygambere

(s.a.a) isnat ediyorlar. Buradan hareketle anlıyoruz ki, onların

kastettikleri iyilik ve kötülükler, Peygamberimizin kendilerine

gelmesinden, dinin kurumlarının temellerini atıp yükseltmesinden,

davayı yaymasından ve cihadı tavsiye etmesinden sonra karşılarına

çıkan olaylardır. Galip geldikleri kimi savaş ve çatışmalarda elde

ettikleri fetih, zafer ve ganimetler; yenilgiye uğradıkları diğer

bazı savaşlarda da yaşanan öldürülmeler, yaralanmalar ve kayıplar

yani. Kötülükleri Peygambere isnat etmelerinin anlamı, onu

uğursuz saymak ya da zayıf görüşlü ve tedbirsiz bulmaktır.

 

Nisâ Sûresi 77-80 .................................................................... 11

 

Yüce Allah, Peygamberine (s.a.a) onlara şu cevabı vermesini

emrediyor: "De ki, hepsi Allah'tandır." Bunlar, evrensel düzeni yönlendiren

iradenin düzenlediği olaylar ve felâketlerdir. Evrensel düzenin

yönlendiricisi de tek ve ortaksız Allah'tır. Varlıklar varoluşları,

kalıcılıkları ve karşılaştıkları olaylar itibariyle başkasına değil, yüce

Allah'ın iradesine tâbidirler. Kur'ân'ın öğretisinden bunu anlıyoruz.

Ardından bu adamların kıt anlayışlılıkları, bu gerçeği algılamadaki

yetersizlikleri, anlayışsızlıkları karşısında şaşkınlığı ifade eden

bir soru yöneltiliyor: "Bu adamlara ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya

yanaşmıyorlar?"

 

"Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise kendindendir."

Onların hemen hiçbir söz anlamadıkları belirtilip, işin aslını ortaya

koyma amaçlandığından, onların idraksiz olmaları hesaba

katılarak hitabın hedefi olmaktan çıkarılıyorlar ve hitap doğrudan

Peygamberimize (s.a.a) yöneltiliyor; bu bağlamda ona isabet eden

iyilik ve kötülüklerin gerçek mahiyetleri açıklanıyor. Buna göre bütün

varlıklar, en azından mümin, kâfir, salih (iyi), kötü, peygamber

veya başkası olarak bütün insan bireyleri üzerinde egemen olan

varoluşsal hükümler açısından, Peygamberin (s.a.a) bir ayrıcalığı,

farklı bir konumda olması söz konusu değildir.

 

Buna göre, insanın öz doğası gereği hoş karşıladığı, güzel gördüğü

sağlık, nimet, güvenlik ve konfor gibi olgular anlamında iyiliklerin

tümü yüce Allah'tandır. Hastalık, alçaklık, düşkünlük ve

fitne gibi insana hoş gelmeyen olgular anlamında kötülükler de

sonuçta insana gelip dayanırlar, yüce Allah'a değil. Bu açıdan ayetin,

içerik bakımından şu ayete yakın olduğunu görüyoruz: "Bu, bir

millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) degiştirmedikçe,

Allah'ın da onlara verdigi nimeti degiştirmeyeceginden

ve Allah'ın işiten, bilen olmasından dolayıdır." (Enfâl, 53) Fakat

bu değerlendirme, bütün iyilik ve kötülüklerin başka bir genel

perspektifle Allah'a döndürülmesi gerçeği ile çelişki oluşturmaz.

Bu konuyu ilerde etraflıca açıklayacağız.

 

"Seni insanlara elçi gönderdik." Senin bizim katımızdan yana, el-

 

12 ................................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

çi olmaktan başka bir özelliğin yok. Görevin de ilâhî mesajı açık bir

şekilde duyurmaktır. Senin misyonun elçiliktir. Bunun dışında başka

bir misyonun yoktur. Ayrıca emir konusunda, yasama ve evrensel

hükümranlık noktasında herhangi bir yetkiye sahip değilsin.

Dolayısıyla, uğur ve uğursuzluk bağlamında bir etkinliğin olmaz.

Sen insanlara kötülük iliştiremez, onlara yönelmiş iyilikleri alıkoyamazsın.

Bu bakımdan ifade, "Bu, sendendir." diyerek kötülükleri

Peygamberimizden (s.a.a) kaynaklanan bir uğursuzluk olarak algılayan

söz konusu kişilere yönelik bir cevap niteliğindedir ve bu cevap,

"şahit olarak da Allah yeter." sözüyle pekiştiriliyor.

 

"Kim Peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur." Bu cümle,

bir yeniden başlama niteliğindedir. Fakat önceki ayette geçen

"Seni insanlara elçi gönderdik." ifadesinin pekiştirilmesi de amaçlanıyor.

Önceki ayetin hükmünün gerekçesi açıklanıyor bir bakıma.

Demek isteniyor ki, sen bizim tarafımızdan gönderilmiş bir elçiden

başka bir şey değilsin. Dolayısıyla bir elçi olduğun için sana itaat

eden, Allah'a itaat etmiş olur. Kimileri burun kıvırıp yüz çevirirlerse,

biz seni onların başına bekçi olman için göndermedik.

Bundan da anlaşılıyor ki, "Kim Peygambere itaat ederse..." ifadesi,

sıfatın mevsuf (nitelenen) yerine konuluşuna bir örnek oluşturmaktadır.

Böylece hükmün gerekçesine işaret etme hedeflenmiştir.

Tıpkı "ahiretse sakınanlar için daha hayırlıdır ve size kıl

payı kadar bile zulmedilmez." cümlesinde olduğu gibi. Dolayısıyla

"Seni... gönderdik." ifadesindeki muhataba yönelik hitaptan, "Kim

Peygambere itaat ederse..." ifadesindeki üçüncü tekil şahsa

(gayip siygasına), ondan da "seni... bekçi göndermedik." ifadesindeki

ikinci tekil şahsa (muhatap siygasına) doğru bir geçiş yapılmış

olmaksızın ayetlerin akışı normal seyrini devam ettirmektedir.

 

İYİLİK VE KÖTÜLÜKLERIN ALLAH'TAN OLMASI NE

ANLAM IFADE EDER?

 

Bana öyle geliyor ki, insanın güzellik kavramının farkına var-

 

Nisâ Sûresi 77-80 ................................................................ 13

 

ması, ilk defa kendi türüne yönelik gözlemleri esnasında gerçekleşmiştir.

Insan denen türün yaratılışındaki denge olgusunu, tüm

organların belli bir uygunluk içinde vücuttaki yerlerini almış olmasını,

özellikle yüzdeki organlar arası ahengi kastediyoruz. Bunun

dışında insan, doğadaki diğer somut olguların şahsında da bu anlamı

gözlemlemiş, algılamıştır. Sonuç itibariyle güzellik, bir şeyin

doğası itibariyle amacına uygun olması demektir.

 

İnsan yüzünün güzel olması demek, göz, kaş, kulak, burun ve

ağız gibi organların olmaları gereken bir nitelik veya durum üzere

ve birbirleriyle uyum içinde olmaları demektir. O zaman insanın

canı ona doğru çekilir, tabiatı ona eğilim gösterir. Bir şeyin bunun

aksi bir durumda olması da kötü, kötülük ve çirkin gibi yerine göre

kullanılan ifadelerle nitelendirilir. Şu hâlde kötülük, adem nitelikli

[varlıktan yoksun] bir anlamdır. Buna karşılık güzellik varoluşsal

bir anlamdır.

 

Daha sonra bu niteleme tüm itibarî eylem ve anlamları, toplumsal

koşullarda öngörülen tanımlamaları kuşatacak şekilde genelleştirilmiştir.

Burada da değerlendirme ve nitelemenin esasını,

bir şeyin insan hayatının mutluluğu veya bu hayattan yararlanma

olarak tanımlayabileceğimiz toplumsal hedeflere uygunluğu veya

uygun olmayışı oluşturur. Meselâ adalet güzeldir. Hakkedene iyilikte

bulunmak güzeldir. Eğitim, öğretim, öğüt vb. olgular güzeldirler.

Zulüm, haksızlık gibi olgular da kötü ve çirkin şeylerdir. Bunun

nedeni birinci gruptaki olguların insan mutluluğu veya insanın toplumsal

koşullarda yararlanması amacına uygun olmaları, ikinci

gruptaki olguların da bu amaca uygun olmayışlarıdır.

Güzel olarak nitelenen kısım ve onun karşısında yer alan çirkin

olaylar, toplumsal amaca uygunluğu dolayısıyla bu vasfı kazanan

fiile bağlıdırlar. Dolayısıyla toplumsal amaç ve hedeflere uygunluğu

sürekli ve kalıcı olan fiillerin güzellikleri de sürekli ve kalıcıdır.

Buna adaleti örnek gösterebiliriz. Diğer bazı fiillerin de çirkinliği öyledir;

örneğin zulüm.

 

Bazı fiillerin durumu, zamana, duruma, yere veya topluma gö-

 

14 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

re değişkenlik arz eder. Örneğin gülmek, şakalaşmak dostlar arasında

güzeldir, büyük şahsiyetlerin yanında değil. Sevinç ortamlarında

güzeldir, matem ortamlarında değil. Mescitlerde ve mabetlerde

de bu tür davranışlar çirkin kaçar. Zina ve içki batılılara göre

güzeldir; ama Müslümanlar arasında bu tür fiiller çirkindir.

Bu bakımdan, "Güzellik ve çirkinlik kavramları sürekli değişirler,

değişkenlik arz ederler. Bu kavramlar açısından kalıcılık, süreklilik

ve bütünsellik söz konusu değildir." iddiasını ortaya atan ve

adaletle zulüm gibi kavramlar hakkında bu iddiayı kanıtlamak için,

"Toplumsal bazı kabullerin uygulanışı bağlamında kimi toplumlara

göre adalet olarak değerlendirilen bir husus, başka bir

toplumun, toplumsal kabulleri gereğince pratize edilen birtakım

uygulamalar çerçevesinde adalet olarak değerlendirilen hususla

farklı olur. Dolayısıyla adalet anlamının dayandığı belli bir zemin

yoktur. Söz gelimi zina suçunu kırbaçla cezalandırmak, Islâm açısından

adalettir. Ama bu uygulama Batılılara göre adalet değildir."

diyenlerin bu sözlerine kulak asmamalısın.

 

Çünkü bunlar meseleyi karıştırıyorlar. Kavram ile onun objektif

karşılığını ayırt edemiyorlar. [Şöyle ki, adalet kavramı Müslümanlara

göre de iyidir, Batılılara göre de. Yine zulüm her iki grubun da

yanında kötüdür. Ne var ki bu iki topluluk neyin adaletle, neyin de

zulümle nitelenmesi hususunda farklı düşünebilirler. Meselâ, Müslümanlar

zinayı zulüm olarak nitelendirirken, Batılılar onu öyle değerlendirmeyebilirler.

Bu ise, onların zulmü iyi bilmeleri anlamına gelmez.]

Anlayışı bu düzeyde olanlara da söyleyecek sözümüz yoktur.

Insan, toplum üzerinde etkili olan faktörlerin değişmesi hasebiyle

toplumsal kuralların bir kerede veya aşamalı olarak değişmesini

onaylar; fakat adalet niteliğinin kendisinden soyutlanmasını

ve zalim diye adlandırılmasını onaylamaz. Bir zalim tarafından

kabul edilir bir gerçeğe dayanmadan sergilenen herhangi bir zulümden

hoşlanmaz ve onu onaylamaz. Aslında konu daha da uzatılabilir.

Ancak sözü daha fazla uzatmamız, bizi daha önemli olan

 

Nisâ Sûresi 77-80 ............................................................ 15

 

bir husustan uzaklaştırır.

Daha sonra, güzellik ve çirkinlik kavramları, insanın, hayatı

boyunca değişik faktörlerin etkisiyle oluşup karşısına çıkan diğer

zihin dışı objektif olayları da kuşatacak şekilde genelleştirilmiştir.

Bunlar bireysel ya da toplumsal olaylardır. Bunların bir kısmı, insanın

arzularıyla örtüşür. Sağlık, sıhhat veya rahatlık gibi bireysel

ya da toplumsal hayatının mutluluğu açısından uygunluk arz ederler.

Bu yüzden iyilikler, güzellikler olarak isimlendirilirler. Bunların

bir kısmı da, yukarıdakinin tam aksi bir niteliğe sahip olur. Fakirlik,

hastalık, zillet veya tutsaklık gibi sıkıntı ve musibetler buna örnektir.

Bunlara kötülükler adı verilir.

Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan şu husus belirginlik

kazanıyor: Olgular veya fiiller, insan türünün kemaliyle yahut bireyin

mutluluğu veya başka bir şeyle ilintileri açısından iyi ve kötü niteliğini

alırlar. Şu hâlde güzellik ve çirkinlik izafî (göreceli) niteliklerdir.

Fakat bu izafîlik bazı alanlarda daimîdir, değişmez; diğer

bazı alanlarda ise değişkendir. Hakkeden birine mal bağışlamanın

güzel, hakketmeyen birine vermenin de çirkin, kötü olması örneğin.

Yine şu husus belirginlik kazanmış oldu ki, güzellik her zaman

için varoluşsal bir olgudur. Kötülük ve çirkinlik ise ademîdir, varlıktan

yoksundur; yani bir şeyin, insanın mizacına uygunluk ve uyumluluk

niteliğini yitirmesidir. Yoksa bir şeyin veya fiilin yapısı (kendisi,

özü), söz konusu uygunluk ve uyumluluğu bir kenara bırakırsak,



  İleri
Go to TOP